 — Ne demek ben geri dönüyorum? Ne diyorsun sen? — Kusura bakma. Devam edemeyeceğim, gücüm tükendi…
Buraları sandığımdan daha da soğukmuş. Günlerdir taşın üstünde oturuyorum. Ne ayağa kalkabildim; ne de hareket edebildim. Nereye gideceğimi, nasıl gideceğimi ve en önemlisi neden gideceğimi bilmiyorum. Ellerimi, karnıma yapışmış dizlerimden ayırsam; ölecekmiş gibi hissediyorum. Aşağısı tamamen karanlık ama alıştı gözlerim bir süre sonra. Güneşin doğmasından ümidimi kestim artık, buralara doğmaz demişlerdi ama inanmamıştım. Doğmuyormuş…
— Beni yalnız bırakmayacağına söz vermiştin! Sözünü nasıl bu kadar çabuk unutabilirsin! Hem geri nasıl döneceksin? — Yapamıyorum, olmuyor! İnan bana yürüyemiyorum artık! — Ama zirveye az kaldı! Bu kadar az kalmışken, dağın ortasında yalnız bırakamazsın beni!
Aslında yola onunla çıktığıma hala pişman değilim. Pişman olduğum tek şey, onun gitmesine izin vermiş olmam.
Onu ilk derenin kenarında görmüştüm. Güneş batmıştı. Karanlık her zamanki gibi, kimisi parlak, kimisi sönük takılarını göstere göstere çökmüştü üzerime. Suda yansımasını gördüm onun. Oldukça sade bir elbise vardı üzerinde ve karmakarışık bir bakışla gülümsedi bana! Tek kelime etmeden öylece bir süre bakıştık. Sudaki yansımasından çok daha göz alıcıydı. Karanlıkta sadece onu görmek, bana inanılmaz bir huzur veriyordu.
— Ben geri dönmek zorundayım, anlamalısın beni! Kaldıramadım bu yolculuğu işte! Neden anlamamakta ısrar ediyorsun? — Aşağı geri dönemeyeceğimizi sende biliyorsun! Artık kabul etmezler bizi, yüzümüze bile bakmazlar. — Sen de benimle gel o zaman, inat etme! Biliyorum, sen de yoruldun… — Ben geri dönmek için çıkmadım yola!
Yemyeşil çayırlarda günün batışını izlemek gibi klasik mutluluklarımız vardı. Tek kelime bile konuşmuyorduk. Arada bir kaçamak bakışlar atıyorduk. Gözü gözüme değdiğinde, utancından başını yere eğiyordu. Ardından yine gün batımını seyre dalıyordu…
— Elimi bırak artık, lütfen bırak beni gideyim! — Hayır bırakamam! Canımı acıtıyorsun gitmekle! — Ben seni üzemem! Daha şimdiden canını acıtıyorum, zirveye çok var daha! İlerde daha da çok üzülürsün! — Ne diyorsun sen? Elimi uzatsam zirveye dokunacağım, hangi uzaklıktan bahsediyorsun!
Başı pembe karlı dağa çıkmayı teklif ettiğimde, sırtını ağaca yaslamıştı ve kendisine getirdiğim, her kokladığında rengi değişen gülleri elinde tutuyordu. Önce gülleri kokluyor, değişimlerini izliyor; sonra da renklerin değişimine, insanın içine huzur salan bir tatlılıkla gülümsüyordu. Tekrar sordum, “Tamam” dedi. Ne zaman çıkacağımızı sormadı bile, nasıl çıkacağımızı, ya da neden çıkacağımızı. Güllere bakarken fark ettim kirpiklerinin arasından geçen meltemi. Ne de güzel kirpikleri vardı…
— Bak evladım; zirveye ulaşabilmek için gerekli olan tek şey onunla beraber yola çıkmak değildir. Bazı şeyleri bilmen gerekir. Yoksa çok canın yanar. — Nedir hocam? — O dağa iki kişi çıkmak demek, iki farklı bakış açısı ve milyonlarca düşünce demektir. Zirveyi görebilirsiniz ama bunun için yapmanız gereken çok önemli bir şey var. — Neymiş o?— Zirveye aynı düşüncelerle bakmak… Biriniz bile anlık aldanıp, gözleriniz ile bakarsanız; işte o zaman bulunduğunuz yere güneş bir daha doğmaz ve zirveye asla ulaşamazsınız… — Aman hocam, bundan kolay ne var ki! Sen yorma zihnini, biz biliriz işimizi.
”Gülleri de getirebilir miyim?” diye sorduğunda; ona getir demekle belki de en büyük hatayı yaptım. Sadece güllere bakmaya başlamıştı. Gözlerini görmeyeli uzun zaman olmuştu. Hep o gülleri kokluyordu ve hiç elinden düşürmüyordu. Yola çıktığımızda, ben zirveye doğru bakıyor ve gözümü ayırmıyordum bir an bile… Nerden bilebilirdim onun bakmadığını?
— Bırak artık beni, canımı acıtmaya başladın! Anlamıyor musun? Gelemem dedim sana! Yapamıyorum. Zirve çok uzakta ve ben gülleri almayı unuttum! Onlarsız yapamam. — Ama o gülleri sana ben verdim. Nasıl benden daha önemli olabilirler?
Ağlamaya başladı... İlk kez ağladığını görüyordum. Dondum kaldım. Soğuk bir rüzgâr vurmuş gibi titredi yüreğim. Bembeyaz yaşlar döküyordu… Dayanamadım, bıraktım ellerini… Gözlerim yakalayamadı gidişini. Kapalıydılar aslında tüm yolculuk boyunca. En son gördüğüm şey ise, sol elime düşmüş bembeyaz bir gözyaşıydı…
Gözlerimi açtım ve bomboş bir dağdayım. Tekrar kapatamıyorum, çünkü göz kapaklarımın altına sudaki gülüşünü kazımak gibi bir hata yapmıştım. Gülümsediğini görmek daha da bir üşütüyordu beni. Büyük mü büyük bir ateş yaktım ısınmak için… Biliyorum, bakıyor bana aşağıdan! Belki de özlüyordur. Belki de geri dönmek istiyordur. Uzaktan ateşin çok cılız bir şekilde göründüğünü söylemişti rüyalarımda birisi bana. Ama hani nasıl derler;
Ateş düştüğü yeri mi yakıyor ne?
Aydın AKDUMANYazılış Tarihi: 18 Mart 2006Son Düzenleme: 02 Mayıs 2007 |