Rüyaları gerçekleştirmenin
en kısa yolu uyanmaktır.

Emerson
Anasayfa Hikayeler Üç/Beşinci Mektup

             


15

Eki

Üç/Beşinci Mektup

Aydın Akduman tarafından yazıldı   
Sevgili…
Korkuyorum, bir gün doktorum bu mektupları alırda, benden habersiz okur diye. Bu yüzden adını yazmamayı uygun gördüm. Malum, beni buraya düşüren sevdanın hâlâ kölesi olduğumu bilmelerini istemem. Ama bu onların düşüncesi, benim değil. Seni suçlamıyorum, yanlış anlama sakın beni. Bu tıpkı yollarında tökezlediğimiz şehir kadar hazin aslında. Mektubumda bastığım her adıma dikkat etmem lazım. Yoksa kayıp, adının yalnızca sevgili namıyla geçtiği kelimelere kapaklanırsam; nasıl güvenebileceksin bundan sonra bana?

Hatırlar mısın, o vakitler şimdi olduğum kadar korkak değildim. Özellikle yoğun bir kar fırtınasından sonra, işine geç kalmış bir memur edasıyla tüm bulutları kovan güneşin açmasını, nihayetinde karın ayazda buz kesmesini sabırsızlıkla beklerdim. Ne zaman ki birkaç insanın ellerindeki süpermarket poşetleriyle tıpkı cambazlar gibi kollarını iki yana açıp yürümeye çalıştıklarını, ama ani bir çığlıkla yere kapaklandığını ve bir süre kendi hallerine güldükten sonra ayaklanmaya çalıştıklarını görürdüm; işte o zaman telefona sarılır, arardım seni.

“Gel” derdim. Önce itiraz ederdin. “Yollar çok kaygan, düşerim” derdin. “Düşmezsin, ben seni tutarım!” derdim gururla. Asıl yapmak istediğim buydu zaten! Yolda beraber yürüyecektik. Garip esprilerimi muhakemesiz sunacaktım sana, sense gülecektin… Sen gülünce ben yeniden doğacak, vakur duruşumla “o” anı bekleyecektim. Özellikle buzların güneş görmemek için toplandığı kuytu sokaklardan götürecektim seni durağa. Hafiften ayağın kayacaktı, korkacaktın. Bir heyecan, bir sıcaklık kaplayacaktı tüm bedenini. Ani bir refleksle koluma girecektin ve ben amacıma ulaşmanın verdiği yarım bir gülümsemeyle, “Kolumdan çıkma, düşersin yoksa. Bekle, durağa geldiğimizde ayrılırsın” diyecektim.

Ama sen gelmezdin…

Ya bir misafir akınına kendini feda eder, evini vatanın gibi onlara karşı korurdun; ya da yüreğinden daha hassas olan bedenini üşüttüğünü söyler, koluna yalnızca yorganının girmesine izin verirdin. “Başka zamana” derdin. O başka zaman, bana hiç uğramadı…

Fakat düşünüyorum günlerdir. Acaba bu hastalıklı sevdamın neresinde yanlış yaptım da, sen kolumdayken buzul bir sensizliğe kapaklandım? Hangi ara fark etmedim de, sen buzu çözülmüş yollarda yürümeye başladın bensiz? İşte bu sorularımın cevapsız kalması, inan bana her gece acıtıyor canımı! Terk edilmek bu güne kadar hangi deliye yakışmış ki bana yakışsın?
Sonradan duydum, yeni bir ben bulmuşsun kendine... Çaresizliğe düştüm! Odamda ağladım günlerce kimselere duyurmadan. Sayfalar harcadım, kalemler tükettim. Olmadı, kurtulamadım…

Çok düştüm senden sonra buzda, aldıramadım. Bunalımın doruğunda yaşayan her insan gibi sınırlarımı aşmak, yoldan çıkmak istedim bende! İnsanlar tutunabiliyorlardı her sevdanın sonunda, ağlıyorlardı, kendilerini paralıyorlardı, ama ayakta durmayı başarıyorlardı! İş, yaptıkları hataların hesabını vermeye gelince, adına pervasızca “sevda körlüğü” diyorlardı…

Düşündüm, arkadaş tesellilerinin tesir edeceği ince çizgiyi çoktan geçmiştim. Elimde belirli iki seçenek kaldı: Ya tatile çıkacaktım, ya da kendimi en yakın meyhaneye atıp geberene kadar içecektim! Hayatımda hiç içmemiş olduğumu hesaba katarsak, yok oluşumun ani olması muhtemeldi. Tatil yapamazdım, ne param vardı, ne de feragat edebileceğim bir yaşam tarzım. Diğer seçeneği denemek istedim ben de.

Daha kapısına vardığımda ufak bir titreme aldı beni. Sensizliğin acısını ben bu köhne binada mı ezecektim? Acaba kaçıncı rakı kadehinde uslanacaktı gönlüm? Bu düşüncelerle girdim mekâna. Bir sahil kasabası meyhanesi kadar iç açıcı olmadığı belli olan bu “yaralı insan barındırma ve telkin merkezi”, çürümüş insan duygularının yerlere saçılmasıyla ayakta duruyordu. Yeni alınmış bir Pioneer teypte çalan ve “Buyurun gelin arkadaşım, bizde her terk edilişe uygun çeşitli dozlarda arabesk müzik vardır! Rakınızı hangi hızda içerseniz, ona göre dozumuzu arttırırız.” dercesine kulakları zehirle okşayan 60’lık doldurma kaset, bu mekânın en yaşlı müridiydi.

Oturdum boş bir masaya, cellâdım gelmeden etrafı yoklamak istedim. Tanıdık duygulara rastladım ilk anlarda. İki masa yanımda bir adam elinde kenarı yırtılmış bir resim, rakısını yudumluyordu. Yüzünün uzunluğunu kapatmaya çalışan kirli sakallından akıyordu içtiği rakı. Köşedeki üç bacaklı masada iki kişi oturmuş, birisi ağlarken diğeri loto oynamakla meşguldü.

Ama burası benim televizyonlarda gördüğüm o Sadri Alışık’lı, Ayhan Işık’lı, Kartal Tibet’li meyhanelere hiç benzemiyordu! Ne bir anda “Bunu bana nasıl yapar beybaba, bu gariban yüreği nasıl paraya ve siyah bir merse’ye nasıl tercih eder? Oysa ben onu yaralı yüreğimle sevmiştim baba, temizdi duygularım. Oturup gazoz içerdik Salih babanın ekmek teknesinde. Garipsem sevemez miyim ulan!” diye naralar atıp ağlayan, masaları başlara yıkan bir kaytan bıyıklı külhanbeyi vardı, ne “yeter ulan, çalmayın artık o o…punun şarkısını burada, hepiniz onun tarafındasınız, öldürmek mi istiyorsunuz beni? Çalmayın diyorum! Çalmayın, çalmayın…” sözleriyle ağlayan bir fakir doğulu; ne de onları teselliye programlanmış, ihtiyar, güngörmüş bir Hulusi Kentmen vardı…

Kimsede bir isyan yoktu. Herkes köşesine çekilmiş, sanki tüm acıları kabullenmiş, ölümlerini birkaç kadehin elinden umuyorlardı. Yaşam, o kadar çok değişmiş, acı paylaşımı o kadar deforme olmuştu ki; artık kimse gazoz almıyordu.
Rakım gelmeden kalktım, kalamazdım, dayanamazdım bu sessizliğe. Benim haykırmam, isyan etmem, adına hakaretler yağdırmam gerekiyordu!

Bu olaydan sonra ne vakit aklımı oynattım, hangi ara adını sokaklarda bağırıp polislerle dalaştım, hatırlamıyorum. Ama anlatılanlara bakılırsa, bir kızı yolda çevirmiş, sen diye saçlarına dokunmaya çalışmış ve kızdan okkalı bir tokat yemişim. Polis gelmiş, polislere vurmaya çalışırken, buzda kaymış düşmüşüm ve başımı sert zemine çarpmışım…

Bunları sana yazmakta sakınca görmedim. Belki okursun da; hani olur ya, ziyaretime gelirsin. “Başın çok acıdı mı” diye sorarsın. “Yok, geçti sağol” diye teselli edebilirim seni. Bir kere daha bakabilirim sana. Sen gülümseyebilirsin, ben ağlayabilirim. Keşke’lerle bezenmiş hiçbir cümle çıkmaz ağzımdan. Yasaklarım senin yanında kırıcı her kelimeyi.

Biliyorum, mektuplarımda sürekli konudan konuya atlıyor, bir türlü asıl söylemek istediğime gelemiyorum. Ama sana tasarladığım bir planı açıklayarak rahatlamayı umuyorum. Bir ölüm planlıyorum sevgili, yakın bir zamanda bir şekilde kendimi bu dünyanın üzerinden kaldıracak, dünyanın eski hızında dönmesini sağlayacağım! Ölüm yolunu tasvir edip mideni kaldırmak istemem. Bu üçüncü mektubum, belki doktor okur da, bu intiharı durdurmaya çalışır diye bunu beşinci mektup olarak vereceğim.

Sakın üzülme ben ölüyorum diye. Sen bu mektubu okurken yaşamıyor olabilirim –hayret, en sonunda bu sözleri ben de sarf ettim-. Ama duydum, artık şehrimizde çetin kışlar olmuyormuş. İnsanlar makinelerle buzları kırıyor, vatandaşlar da rahatça yürüyebiliyorlarmış. Artık düşmek gibi bir sorunun olmadığına göre, bana da ihtiyacın olmayacak…

Mektubuma burada son vermek zorundayım, çünkü biraz daha konuşursam, benim yerime senin koluna giren o kişi hakkında konuşmak zorunda kalacak, varlığından şüphe duyduğum kalbini kırabilecek lakırdılarla canını sıkacağım.

Kendine iyi bak. Olur ya; aklına gelir de bir kış günü durağa kadar yürürsen, ne olur düşme…

Seni sevmeye layık olan deli,
Aydın.

Aydın AKDUMAN Yazılış Tarihi: 13 Şubat 2007Son Düzenleme: 01 Mayıs 2007


Bu sayfayı aşağıdaki topluluk sitelerinde yayınlayabilirsiniz
Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Facebook! StumbleUpon! Yahoo! Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
küçült | büyült

busy
 
     
 
 
     
Sanatyorum.com'da yayınlanan eserlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarına aittir.
Sanatyorum.com bu sebeple sorumlu tutulamaz. 2005-2008