Şen olurdu her taraf. Yeşilliğiyle göz dolduran, hijyenik ama, yenik olmayan bir ortamda nefes alırdık her sabah, akşam, gece yarısı ve sabaha karşı vakitlerinde. En çok ikindilerde üşürdük biz. Sebebini bilmezken ve düşünmekteyken bu kalp kırıcı soğuğun asıl nedenini, sen gelirdin. Nasıl gül kokardı etraf anlatamam. Bahçemizdeki çınar ağacının yanından geçerken aklıma hep, bir zamanlar o çınara da mı adamlar asıldı sorusu gelirdi. Ama ağacın önündeki güller bütün bu saçma suallerimin tersine lamba yakardı aklımda. Mutlu olurduk kısaca sen ne zaman bir köşesinde görünsen bizim evin.
Seni görünce içimizdeki mizah ve kahkaha ateşi alev alırdı. Sönmeye yüz tutmuş hatıralarımız yeniden canlanır, ağzından akan ballara sımsıkı sarılırdık. Geçmişe sünger çekeceğimiz zamanlar oldu. Çınar ağacının önündeki güleri yolasımız geldi ama, ne zaman böyle şeyler hissetsek sen çıkageldin ansızın ve serbest bir tebessümle.Geleceğimizi yorduğumuz muhabbetlere söndürdük son sigaralarımızı. Karamsar ve ciddi konuşmalar sırasında yanımıza her zaman bir parça umut aldık. Nede olsa umut yoksulun ekmeğiydi.Ve ne çabuk akşam oluyordu bu tür sohbetlerin tüketildiği yerlerde. Sen, uzaktan çok neşeli görünüyordun oysa. Çok kırıklı fay hatlarına yerleştiğin hakkında hiçbir emare yoktu gözlerinde. Neden sürekli bizim evin avlusunda görüyordum seni ve neden hep seni gördüğümde mutlu oluyordum? Karmaşıktım ve bu karmaşam çok ciddi bir hal almaya başlamıştı. Korkuyordum kendimden. Ama kendimden korktuğumu hissettiğim zamanlarda da yanımda yine sen vardın. Gece yarıları rüyalarıma girip, bana, hayat hakkında anlamlı ve son derece önemli olduğunu farz ettiğim konuşmalar yapıyordun. Birazını anlayamıyordum konuştuklarının. Çınar ağacının altında, hani o güllerin dibindeyken bana ne demiştin hatırlamışsındır umarım.’Hayatın boyunca mutlu olmak istiyorsan, mutlu et!’ Bu sözün hala aklımın bir köşesinde yer etmekte.Kurduğun cümlenin altın kıdeminde olduğu bir kesindi ama, bu zamanda ve bu şartlar altında mutlu olmak, dolayısıyla mutlu etmek çok zor iki kavram gibi geliyordu bana. Ama seni anlamakta gecikmedim. Bizim evin pencere camına sürekli bir serçe konardı. Ben de, onun bu sürekliliğine ayak uydurup kovardım onu. Hem de annemin sürekli ev temizliğinde kullandığı süpürgeyle. O gece yine rüyama girdiğinde ve bu anlamsız sandığım sözü fısıldadığında kulaklarıma, bir şeylerin ters gittiğini tahmin etmem gecikmedi.Yarın, yine, o minik serçenin bizim cama konması için dua ettim Tanrıya. Ama o geceden sonra hiç ama hiçbir ikindi vakti pencerede rastlayamadım kuşcağıza.Gelmiyordu artık. Mutsuz olduğumu fark ettiğim anda senin o kıymetli sözün tekrar, ama bu sefer haykırır gibi yansıdı kulaklarıma. ’Hayatın boyunca mutlu olmak istiyorsan, mutlu et!’ Kim olduğun hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim .Evet, seni tanımıyordum. Ama tanımadığım, bana aşina olmayan bir yüzün ne işi vardı her gece rüyalarımda, özellikle de çınar ağacının altındaki gülerin altında. Merağımdan çatlayacaktım neredeyse. Seni tanımak ve sana dokunmak istiyordum .Gözlerinin mavisinden bir parça solumak istiyordum. Kafandaki kısmen saç birikintilerini taramak istiyordum. Ve tombul göbeğine kafamı koyup, ellerinin sıcağını saçımın her telinde hissetmek istiyordum. Evet! Bunların hepsini istediğim kadar, hiçbir şeyi istememiştim. Bu gece de, her geceki gibi, seni daha erken görebilmek için, erkenden uykuya dalmıştım.Yine sen, her geceki gibi rüyama girdin. Hem de ben dalar dalmaz .Çok mutluydum ve sana bu soruyu sormak için can atıyordum: ‘Kimsin sen?’ Sorumun bu yanıtını, yine, kişiliğinde keşfettiğim esrarengiz gizine paralel bir yanıtla süsledin.’ Hani insanlar yaşadığı güzel anları bir çerçeveye koyarlar. Biz seninle ne güzel anlar yaşamıştık oysa. Sen henüz varlığında habersizdin. Ne güzeldin!’ dedin, ve gittin.Bu kalışın çok kısa sürmüştü ve gittiğin korkusu bende bir kabus havası yaratmış olacak ki, ’gitme’ kelimesini, uzatarak söyleyişimin sekizinci saniyesinde açabildim gözlerimi sabahın o görme özürlü saatine. Neredeydin? O günse akşama, hatta gece yarsına kadar bu söylediğin sözlerin anlamını düşündüm. Bir sonuca varamamak korkusuyla kısırlaşıyordu fikirler hafızamda. Sanki seni özlüyordum. Sanki seni yeniden güllerin dibinde koklamak istiyordum. Birden aklımda bir lamba yandı ki, bu çok önemli sayılabilecek bir ip ucuydu. ’çerçeve!’ Hemen annemden geçmişimizin donuk yüzünü, yani fotoğraf albümlerini istedim. Seni arıyordum sanki ama bu fikir beni biraz da güldürmüştü. Ne işin olabilirdi ki bizim ailenin içinde. Sen sadece benim rüyalarımın kahramanıydın. Sadece bana kıymetli bilgilerinden , hayat görüşünden, bazen benden bahsediyordun. Gözlerinin maviliği sadece bana bu kadar deniz geliyordu. Ve sen, sadece benimdin... Öyle sandığımı anlamam çok geç olmadı. Albümün sekizinci sayfasının arka yüzünde aynı sana benzeyen, mavi gözlü, saçı kısmen olan, ve göbeği çıkık bir melek vardı, hem de annemle babamın tam ortasında duruyordu. Kucağındaki bebeğin ben olduğunu öğrendiğimde , tüğlerimdeki dikenleşme harekatı beni ürpertmişti. Sen benim dedemdin! Albümün diğerinde yine sen vardın. Bir başkasında yine sen! Oysa sana ne kadar da yakınmışım.Bana neden daha önce senden bahsetmemişler bizimkiler? Sordum! Ben doğduğumda sen altmış beş yaşında bir melekmişsin. Yani, yeniden doğmak üzereymişsin .En azından öyle tahmin ediliyormuş. Kalp hastalığın nedeniyle sürekli nefesin dinlenirmiş sen uyurken. Meğer seni herkes, en az benim kadar seviyormuş be dedeciğim! İşte en son seni görüşüm de, bizim çınar ağacının altındaki güllerin dibinde, benim saçlarımı tararken olmuş. Şimdi sanki hatırlar gibi oluyorum bu tabloyu. Böyle masmavi bir denizin orta yerinde çaresiz kalmıştım .Elim kolum bağlıydı sanki. Seni kurtaramamıştım dedeciğim.Şimdi hatırlıyorum.Bağışla beni! İşte o gün bu gündür rüyalarımı süsleyen o derin denizin sahibinin gizinde ve mutlu olabilmenin sırrındayken, sen çıkageldin! Ve ben artık hiçbir ikindi vakti, üşümüyorum. Nerede bir kuş görsem , kanat çırpıyorum özgürlüklerine. Mutlu oluyorum dedeciğim. Mutlu olabilirsin!
 |