Türkülü program yapan yerlerin nostaljik bir atmosferi vardır. Halk müziğini tadından yiyemeyip yanında yatmak isteyenlerin yerlerdir türkü programı yapılan yerler. Çoğu üniversitelerin bu imkâna sahip olduğu kamuoyunca takdir toplayıp, bu tür faaliyetlerin çoğaltılması konusunda dedikodular kulaklarımıza kadar gelmektedir. Ve türküler... Yani Âşık Veyseller, yani Mahzun-i Şerifler ve Şeyh Bedrettinler... Onlardır insanı diyardan diyara sürükleyip hüzünlenmelerine, yeri geldiğinde de sevinmelerine sebep olan değerli kişilikler.
Bir de insanların hafızalarında çoğu kez yer eden bir soru işareti var ki, bunu doğal karşılamak gerekir, ülkemiz şartlarında ne önemi kalmıştır türkülerimizin. Evet, çoğul birinci şahsı rahatlıkla kullanabiliyorum ve bunda sonuna kadar haklıyım. Öksüzlükle mücadele derneği diye bir dernek açılmalı mıdır ülkemde. Ve türküler bu derneğin ana temasını oluşturmalı mıdır? Çağ ilerledikçe türkülerimizin yüreklerimizdeki yerleri silinmeli midir? Yoksa daha sıkı mı sarılmalıyız türkülerimize, dedelerimize ve bu parantez dâhilinde geçmişimize... Zaman ilerledikçe, yani bizim tabirimizle yaklaşıldıkça gerçek olan mekâna, bu tür değerlerin de o mekâna doğru götürüldüğü, kuş bakışı bir metotla ilginize yansıtılmıştır. Aslında herkesin canını sıkan bu hususa kimsenin fedakârlı yaklaşmaması, yine herkesin canını sıkan bir başka mesele konusudur. Herkes kendince korumalıdır türkülerimizi. Her türkünün başına bir bekçi dikmek yerine, herkes biraz sulamalıdır türkülerimizi. Onların, yeniden canlanmaya, gerçek, hak ettikleri yere yerleşmeye ihtiyaçları vardır. Âşık Veysel ‘Benim sadık yârim kara topraktır’ derken, bunu bizlerinde bilmemizi istemiştir. Bu cümlenin altın kıdeminde olduğunun altını çizmiştir. Fani olduğumuza bizzat dikkat çekmiştir. Bu dünyada yapılanların hoş görüyle, saygıyla sevgiyle, ahlakla kültürle yürütülecek işler olduğuna ayak basmıştır Veysel Baba. Bizse onun bu müstesna eserlerinin altını çizmeyip, silmeye çalışıyoruz hayat defterimizden isimlerini. Keşke kendi kendimi yalancı çıkarabilseydim... Bu acı ve kalp kırıcı sözlerimi çürütebilseydim. Ama suç delilleri ortadadır arkadaşlar, emsalim olmayanlar, kardeşler! Aklımın milliyetçiliğe çalışan damarları harekete geçtiğinde, eğitimini almış olduğum klasik müzik, yani evrensel müzik tarzına kötü söz söyleme isteği alevleniyor içimde. Neden diyorum Beethoven bizim türkülerimizden tatmamıştır? Neden Almanca’ya İtalyanca’ya ya da İngilizce’ye çevirileri yapılmamış bizim türkülerimizin. Neden Âşık Veysel’e turne imkânı sağlanmamış benim ülkemde. İmkânları kısıtlıdır çünkü onun. İmkân ancak sağlanabilir Veysel’in görmeyen gözünden çıkardığı ‘toprak’ sesine. Neden Vivaldi ye de uzun ve ince olan bu yolun esrarengiz aşısı yapılmamıştır. Ve neden bizim müziğimiz, evrensel müzik statüsünde eğitimcilerin bilgilerine sunulmamıştır, müfredat anlamında? Ya da Klasik Batı Müziği bize neden bu kadar çok sevdirilmeye çalışılıyor? Neden benim ülkemde, benim müziğime daha fazla ağırlık verilmiyor da J.S.Bach’ın öz geçmişini ezberlemek zorunda bırakılıyoruz? Nedenlerin yanıtlarını buz gibi biliyoruz... Türkülerimizin günlük hayatımızda da önemli bir yeri vardır mesela. Sanmıyorum ki K.M.E almayan şahısların güne bu müzik tarzıyla başladıklarını. Mahsuni’nin ‘Çeşm-i Siyahıyla’ sabahlarını hazırlayan birçok insan biliyorum ama hiçbir zaman Bach’ın ‘Menüet’ inden zevkle bahsedene rastlamış değilim. Bu zorba müzik anlayışının nereden geldiği de fikrimin hücrelerinde yer ediyor ara sıra. Diyorum ki, yetişmek istemeyen bir çiçeği bahçelerimize ekiyoruz, eziliyoruz. Mesela, alkolü bol bir muhabbette ‘Aman Ormancı’ nın tadına ulaşabiliyoruz biz. Müzeyyen Senar’ın o klasik sesinden ‘Feraye’ türküsünü dinlemeye doyamıyoruz biz. Ve biz türkülerimizi sadece alkollü bir muhabbette tüketiyoruz. Alkolün etkisi geçtiğinde unutuyoruz her şeyi. Bizi şişenin içindeki o sıvıların sarhoş ettiğini sanıyoruz. Bilmiyoruz ki müziğimizin bizi yerle bir ettiğini, âşık ettiğini, efkâra koşturduğunu... Sağlam bir zemine oturtmak lazımdır bulut üstü türkülerimizi. Onları sahipsiz koymamalıyız arkadaşlar. El birliğiyle bu kanayan yaramızı onarmalıyız. Bir şekilde Veysellerin, Koracoğlanların ve daha nice toprak altı ozanlarımızın sızlayan kemiklerini rahata kavuşturmamız gerekiyor. Unutmayın ki, göç ettiğimizde bunların hesabı sırayla sorulacaktır. Toplum olarak bir bütünü andırmalıyız dosta düşmana. Son nefesimizi bu vatan için sakladığımızı, geçmişimizi unutmadığımızı, kolayca ezilmeyeceğimizi, boyun eğmeyeceğimizi onlara ayrıntılı bir şekilde izah etmenin tek yoludur el ele vermek! Saklamayınız içinizdeki vatan ateşini! Bırakın bu ateşten düşmanlarınızın elleri yansın. İçinizde saklayarak, kendi ülkenizdeki insanların kalplerini ateşe vermeyin arkadaşlar... Ve türküleri sadece görüş günlerinde görmeyin!
 |