Yazısıyla okuyucusunu yükseltmeyen
ANCAK katiptir.

Cenab Şahabettin
Anasayfa Hikayeler Nihai Mektup

             


15

Eki

Nihai Mektup

Aydın Akduman tarafından yazıldı   
Baba,
Kader işte, yine her zaman olduğu gibi karşılaştık seninle: Satırlar üzerinde birkaç kalem darbesi ile… Olmadı, kandıramadım bizim şu zeki doktoru! Yazmayacaktım bu beşinci mektubu. Sorun şu ki; tedavimin son aşamasını tamamlayacak olan mektup, bu mektupmuş. Aslında sana yazacak o kadar çok kelimem var ki sandığımda, bunların tümünü kâğıda dökmeye ne benim ömrüm yeter, ne de senin yaşlanmış yüreğin. O yüzden, kısa keseceğim. Yeter ki, sen yorulma.

Hatırlar mısın bilmem baba –unutkanlık huyu bana senden miras kalmış olsa da- ders çalışmadığım, seninse yorgunluktan takatinin kesildiği bir akşam, annemin yanında garip bir tartışma yaşamıştık. Benim, geleceğimi hiç düşünmeden kendimi fütursuzca paraladığımı ve yok yere gençliğimi harcadığımı bağırarak söylemiştin bana. Annemin kaş-göz işaretlerini bile görmemiş, akması olası iki damla gözyaşımın sabırsızlığına şahit olmana az kalmıştı. Dişlerimi sıkıp gözpınarlarıma emir verdiğim an, sen bir anda susmuştun. Arkamı dönsem de bulunduğunuz odaya, bir güç beni, sizi dinlemeye zorladı. Annemle konuşmanızı rahatça dinleyebilmek için, nefesimi keskin nişancılar gibi dengeleyip kalp atışlarımı kırka kadar indirdiğimde, annemin savunma damarlarının bir kırbaç gibi senin gözlerinde şakladığını duydum. “neden bu çocuğa bu kadar yükleniyorsun? Daha on sekiz yaşında bile değil, hem de duygusal. Görmedin mi hemen ağlayacaktı! Bazen kaybediyorsun kendini bey!” diye söyleniyordu annem olanca haşmetiyle. Ama baba, o söz, o benim hayatımı etkileyen kelimeler, senin sigara müptelası dudaklarından çıktığı an, hangi evladın yüreği yaşarmaz? Sen anneme “Bu evde hiçbiriniz beni anlamıyorsanız, o anlıyor. Bağırsam da alınmaz, iki dakika sonra gelir hiçbir şey olmamış gibi oturur yanımda. Beni bir o anlar hanım!” dediğin o saniyeler, ne pınarlar kaldı emrime itaat eden, ne de nefesim. Utanmadım, ağladım dakikalarca…

O ana kadar koskoca âlemde kimselerin beni alamadığını düşünürken, senin beni anladığını keşfetmek, belki de beni bugün ben yapan yegâne duyguydu. Bundan sonraki tüm emelim, anlaşılabilmek olmuştu. Çok uğraştım. Her insanın kendi kuralları olması gerektiğini savundum. Ama kurallarımın başına “İlk kural: hayatında hiçbir şeyin kural olmamalı!” maddesini koyduğumda, anlaşılmaya ayırdığım zamanım bocalama ile geçti. Ne zaman, ne hayat, ne de kurallar benden yana durdu. Zaman, beni tek anlayan kişiyi yaşlandırıyor, geçen her saniyede esmer tenine bir çizik, saçlarına bir bilge beyazı konduruyordu. Yüzünün pürüzsüzlüğü ve hafif dalgalı saçlarının siyahı ise, ciddi bir tavırla bana geçiyordu. Gençliğin, artık ben oluyordu.

Ama zamanın bu oyununa dur diyemiyordum. Senin yaşlanıyor olman beni derinden etkiliyordu. Nasıl ki kayaların mukavemeti deniz karşısında sönüyor, silikleşiyorsa, benim yetiştirilmem de seni böyle çürütüyordu.

Ne yapabileceğimi düşündüm uzun süre. Seni kaybetmememin tek yolu ne olabilirdi? Kafa patlatıyor, düşüncelerde kayboluyor, uzun hülyalara dalıyordum. Dalgınlığıma, argonun en tumturaklı cümle kalıplarıyla yaklaşan ve her daim aşağılamaya meyilli “anlayamayan” insanların sorularına ise “onu düşünüyorum” cevabını verir, malum aciz aşığı oynardım.

Yine çelişkili düşüncelerin ağında soluklanamayan, sırılsıklam bir balık gibi, beni boğmakla meşgul olan yatağımdan tavana bakarken, çözüm denen muallâk; tavandan akan bir damlacık gibi düşüverdi zihnime. O an dimağımda oluşan halkalar silsilesi, beynimin boş duvarlarında yankılandı, durdu…

Bir anda sıçradım yataktan, pencereye doğru hızla ilerledim. Annem temkinli davranıp balkon kapısını kilitlememiş olsa, o hızla aşağı çakılmam olasıydı. Bu delice fikri, karanlığa doğru haykırmalıydım! Derin bir nefes aldım ve fısıldadım: Ben, sen olmalıydım!

Aman Allah’ım! Ne dâhiyane bir fikirdi bu! Bir evladın her zaman babası gibi olmak istediğini tezini her yerde hararetle savunurken, nasıl olur da kendi hayatımla ilgili kararda bu savunmayı gözden kaçırabilirdim? Tam benim gibi unutkan birisine göre bir davranış! Kızdım bir süre kendime. “Ne ahmak adamsın, burnunun ucunu bile göremiyorsun!” diye söylendim durdum.
Emelime ulaşmak için, yolun başındayken kurallar koymalıydım kendime. Ben, sen olmalıydım. Bu yüzden önce seni tanımalıydım. Ne de olsa, sen böyle yapardın.

İzledim seni uzun bir süre, bir hafiye edasıyla. Gençliğine baktım, olgunluk çağını ılımlı karşıladım, iş şimdiki zamanına gelince, dehşete düşmekten kendimi alamadım. “Ne yaşam!” diye sayıkladım kendi kendime. İdealleri arasında sıkışmış bir yürek. İlk ideali olan okuma hırsı, diğer ideallerin bir bir yıkılması ile göçük altında kalmış, mahvolmuş. Sen bulaşmasan bile, dönem sana sataşmış. Seksen darbesi, hayatının güzergâhını bir anda parlak bir gelecekten, zifiri bir doğuya sürüklemiş. Okul sana uzak, dava sana hançer, doğu sana vatan olmuş...

Ama ne olursa olsun yaşamış, yaşatmışsın. Bizlere daha doğmadan kitaplar, mecmualar, çizgi romanlar, ansiklopediler satın almışsın. Olgunluk döneminde ise geriye kalan son hayallerin de, bizi adam etme çabaları sırasında elinden yavaşça kaymış, ayaklarının dibinde sürünür olmuş. Zekânı bile paylaştırmışsın özenle. Dağılımını üstlenmiş, dağıtmışsın bilgilerini.

İşte burada tıkandığımı hissetmiştim. Yaşamadığım bir insan olmak, bu kadar kolay olmayacaktı galiba. Fikir ve ideallerinin izinden gitmeye kalksam, ya ben de senin gibi sürgün bir zihin olacaktım, ya da zaten artık bu fikirlerin döneminin geçtiği ve onlar kadar karmaşık olmayan sığ doksanlarda ve iki binler de, hayatımı en korktuğun şekilde devam ettirecektim: Mal-ü hülya…

Gücüm tükenmişti. Beni anlayan tek insanı ben anlayamıyor, onun gibi olamıyordum bir türlü. Öyle ya, zaman da durmadığı için, sen de yaşlanmaya zorunlu kalıyordun. Günlerce bu fikirler arasında gidip gelmekten o kadar bunalmıştım ki, bir sabah ani bir duygu ile uyandım. Fikirleri ve idealleri bir kenara bırakacak, yaptıklarını yapacaktım. Evlat yetiştirecektim mesela, hayat kuracak, aileye kavuşacaktım. Onlara ben olmayı öğretecektim sabırla.

Bu düşünce bende umut olmuştu ve her türlü davranışa sevk etmişti. Kitaplar biriktirdim. Okudum, öğrendim. Aklıma ve önüme ne gelirse okudum, yazdım, çizdim. Gençliğimi, gözlerimi bozmakla harcadım. Kendimi zindana kapatıp sosyal hayatımı en düşük seviyeye indirdim. Boş hayallerle kıvrandım durdum. Dışlandım, ama alınmadım.

Aradan geçen zamandan sonra kendime bir eş bulup evlendiğimde, kendime yaşattıklarım yüzünden ruh sağlığım bozulmuştu. Psikologlara gidiyor, tedavilerde sürünüyor, ilaçlarla ayakta duruyordum. Zaten bir zaman sonra ilaçları da bırakmıştım artık. Yutuyor numarası yapmak, yutmaktan daha kolaydı benim için. Aklımdan hep sen olamamak geçiyor ve beni tamiri mümkün olmayan bunalımlara sürüklüyordu. Günden güne çöküyordu aklım. Aklımda geleceğin şimşekleri çakıyor, karanlık zihnim bu ışık huzmelerinin temasıyla harap oluyordu.

Bu olay, beni son delice fikrime doğru sürükledi. Ben sen olmak istiyorsam ve bunu başaramıyorsam; elbet bir gün benim oğlum da bu isteğe kapılacaktı! Bu, tam anlamıyla benim için bir yıkım, onun için ise bir felaket olurdu. Fikir ve idealden yoksun deli bir babanın, başarısız bir akıl hastasının oğlu olmak! Hayır, benim yapamadığımı yapmaya kalkışırsa, iki ihtimal vardı: ya o da benim gibi başarısızlığının sonucunu haplarla ödeyecekti, ya da zaten başarılı olursa, varacağı son nokta yine ben olacaktım. Bu, olmamalıydı…

Sonrası malum, baba. Bir bebek ve bir kadın katline şahit bir aile, soğukkanlı bir katil ve büyük masum bir ailenin ağır bedellerle yıkımı… İki can gönderdim cennete, hem de kendi ellerimle. Ama pişman değilim baba, inan hiç düşünmedim pişmanlığı. Onlar en azından şimdi rahattalar, onların günahlarını ben çekiyorum işte, fena mı? Kurallarımdan birisiydi zaten. Günahlar bana, sevaplar ve güzellikler onlara… Adil bir antlaşma!

Mektubuma burada son veriyorum baba, artık mektupların sonu geldiği için içim ölesiye rahat. Bakalım kimseciklerin yapamadığını bu gariban doktorum nasıl yapacak! Müthiş meraktayım! Hem bakarsın başarır, ne dersin baba? O vakit nasıl şaşırırız di mi?

İşte o an senin kadar akıllı olabilir miyim acaba?

Seni seven oğlun,
Aydın. Aydın AKDUMANYazılış Tarihi: 11 Mart 2007Son düzenleme: 01 Mayıs 2007

Not: Bir deliden Mektuplar, söz verdiğim gibi 5 mektup olarak tasarlandı ve bitti. Mektuplarda yazılanlar, gerçek hayattan “kısmen” alıntı yapılarak ve belirli noktalara çok keskin olmamak suretiyle değinilerek yazılmıştır. Kişiler ve olaylar, kendi adım dışında hayal ürünüdür. Deli Aydın ile benim hayatımda “kısmen” benzer noktalar olsa da, bu kişi kesinlikle ben değilim.


Bu sayfayı aşağıdaki topluluk sitelerinde yayınlayabilirsiniz
Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Facebook! StumbleUpon! Yahoo! Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
küçült | büyült

busy
 
     
 
 
     
Sanatyorum.com'da yayınlanan eserlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarına aittir.
Sanatyorum.com bu sebeple sorumlu tutulamaz. 2005-2008