 Bu sistemi sevmiyorum. Bilmiyorum ama sevmiyorum bu sistemi. Hem neden seveyim ki?
Sevdiğini söyleyememek ne menem bir illetmiş di mi? Bunu hepimiz biliyoruz, hepimiz yaşadık. Ve hepimizin yaşadıktan sonra tek yaptığı şey, boyun eğmek oldu. Önce sevdik, gönlümüz aktı tıpkı irin gibi… Hayaller kurduk. Sevdamızı envai çeşit kelime ile tasvir etmeye çalıştık o bir acayip haz veren, ya da hazzını kendi sinsiliğimizin yarattığı şiirlerimizde…
Onu ilk önce sadece uzaktan seyreder olduk. Bir süre sonra giydiği her giysiyi, saçlarının şeklini, yüzünün tüm hatlarını, yaptığı her eylemi, beyninde biriktirdiği ve senin benim gibi insanların yaptığı gibi nadasa bırakıp dinlendirmediği fikirlerini ve tabiî ki kanımıza adrenalinden de güçlü heyecan tohumları atan, elimiz ve ayağımızın birbirine dolaşıp, şapşal hareketler yapmamıza ortam hazırlayan gülüşünü, ilerde onu kendimize bağlama amacıyla yapacağımız ilgi çekme oyunlarında kullanmak için, doğrumu yoksa yanlış mı diye tartmadan, zaten onunla dolmuş olan dimağımıza kazır olduk…
Bununla yetindik mi? Tabii ki hayır. Sevdamızı rayından çıkarıp, sevda olmaktan uzaklaştırıp, bağımlılık haline getirdik değil mi? Zaten bizden ne beklenirdi ki? Onu bırakın arkadaşlarından, okuduğu şiirden, izlediği filmden, dinlediği müzikten ve hemcinslerinden bile kıskanır olduk. Sonra baktık ki tatmin olamıyoruz, arkadaşlarımıza açılır olduk. Sanki onların hiç dertleri yokmuş gibi… Ve tıpkı onların da bize açıldığı gibi… Birbirimizi tatmin eder olduk…
Arkadaşlar oyaladı bizi değil mi? Ama biz bununla da yetinmedik. Onu daha çok ister olduk ve bu umarsızca isteğimiz bizi boğmaya başladı. Tıpkı arkadaşlarımızı boğduğu gibi… Öyle bir seviyeye geldik ki, biz artık biz olamıyorduk. Sürekli müzik dinler, sürekli ağlar olduk. Onun şakalarına bile... Dengeyi bozduk. Durmadan ve nefes almadan, kollarımız felç olana kadar, temelini “neden” feryadının oluşturduğu yazılar, şiirler ve daha adını koyamadığımız nefret dolu taşlamalar yazdık. Kalem tükendi, sayfa tükendi; biz ağladık, günah meleğinden defteri çalıp, gözyaşlarımız ile yazmaya devam ettik. Ama nafile, defter temizlenmedi, gözyaşlarımız beyhudeydi. Çünkü biz isyan ettik, sığınacağımız yerde Allah’a. Ve herkese ve her şeye ve kendimize isyan ettik. Arkadaşlarımızı kırdık, ailemizi kırdık. Peki, bu bize yetti mi? Hayır…
Onu da kırdık en sonunda… Evet, gülüşüne hayatımızı adadığımızı, gözyaşına dünyayı yıktığımızı, canı yandığında onun yerine ağladığımızı kırdık… Sevdiğimizi kırdık biz…
Bir süre sonra, ona açılmaya karar verdik. Ve onun karşısına bomboş birisi olarak çıktık. Çünkü fikirlerimiz bitti, gözyaşlarımız bitti ve biz bittik. Değiştik. Açıldık ona en sonunda, birkaç titrek kekemeden sonra…
“Ya sen çok iyi bir insansın ama ben seni bir dost olarak gördüm. Kusura bakma”
Elde var sıfır. Yeniden nadas devri, yeniden sevda devri, sonra nadas, sonra sevda… Sisteme boyun eğdik, ama hiç sevmemek gelmedi aklımıza. Sistem kaderimiz olmuştu. Bu sistemi sevmiyorum, bu dengeyi ve sonrasını sevdiremediler bana. Peki ders aldık mı? Bilmem. Ha bu arada, yan masadaki kız da ben yazarken sürekli buraya bakıyor, oldukça masum ve güzel… Bana mı baktı ne? … Yine mi? Of yoruldum…
Not: bu yazı müzik eşliğinde yazılmıştır, bilmem anlatabiliyor muyum? …
Aydın AKDUMAN Yazılış tarihi: Mart 2004 Son Düzenleme: 25 Nisan 2007
(Bu benim, yazmaya başladıktan sonra dershanede sıkıcı bir derste, o zaman hissedilen yoğun duygularla yazdığım, amacı sadece rahatlatmak olan bir yazıydı. Acemilik, yazıda en çok özlediğim zamanlar...) |