 — Gözlerimi boşuna bağladığınızı söylesem bile dinlemezsiniz beni di mi?Sıcağı hissedebiliyordum ayaklarımın altında. Gerçi pek de acıtmıyordu, zira ayaklarımın altında olan, yani üzerinde yürüdüğüm bıçak yeterince can yakıyordu.
Oldukça keskindi ve ateşe düşen kanımın sesini rahatça duyabiliyordum. Ama aldırmıyordum. Böyle olması gerekiyordu, böyle anlatılmıştı bana ben bu riski göze aldığım zaman. Neden mi aldım? Bunu aslında ben de bilmiyorum. Her zaman iç sesimi dinlemişimdir bu konuda, bu sefer risk almalıymışım. Çok iyi bilir ya o iç ses… — Tamam, bakın diyorum ki, gerçekten gözlerimi bağlamanıza gerek yok! — Bunu biz değiştiremeyiz, bize emredilen bu. Senin gözlerini bağlamalıyız. — İyi de boşuna bağladığınızın farkındasınız ve hala bağlıyorsunuz? — Olsun, emirler böyle, karşı gelemeyiz. — Madem istediğiniz bu, siz bilirsiniz… Peki, tamam, şimdi ne yapıyoruz? — Şu ince bıçağın üzerinden karşıya geçmen lazım. Altında ise ateş çukuru olacak. O çukura düşmemeni öneririz. — Mizah duygunuzun olduğunu bilmiyordum. Şaşırtmaya başladınız beni!— Uzatma da yürü hadi! Seni bekleyecek kadar insan değiliz şu an! — Tamam, kızmayın. Gidiyoruz işte. Aslında her şey benim dikkatsizliğim sonucu başladı. Zaten başıma ne geldiyse hep bu dikkatsizliğimden geldi. Elimde kitaplarım, okuldan çıkmış dalgın dalgın yürürken çarptım ona. Doğal olarak ilk başta özür diledi, sonra bir kere daha özür diledi. Bense ona, tek bir özrün yeterli olduğunu söyledim, gülümsedi. Garip bir adamım ben. O günden sonra sürekli o yoldan yürüdüm, belki tekrar çarparım, belki tekrar özür dileriz birbirimizden diye. Bir türlü rastlaşamadık. Nedense hep başka insanlar geçiyordu o yoldan. Bense sadece onun geçmesini istiyordum. Birisinin benden özür dilemesi ilk kez hoşuma gitti. <!--[if !supportLineBreakNewLine]--> <!--[endif]-->Şanslı bir insanmışım demek ki. Tekrar çarpıştık onunla. Ben yine o yolda oyalanıyordum. Geçen insanlara bakıyordum, ama bir türlü göremiyordum. Şaşırmıyordum gerçi. Arkamı döndüğümde ise olan olmuştu… — Özür dilerim kusura bakmayın. — Gerek yok, zaten iki kez özür dilemiştiniz. — Özürlerimi sayıyorsunuz. — Biri boşa gitmesin diye tekrar çaptım size zaten. Yazık olmasın di mi? Gülümsedi tekrar, bende fırsatımı kaçırmadan aklımdan neler geçiyorsa söyledim espri adına. Kısa bir süre sonra sayemde tekrar gülmeye başladığını söyledi bana. Hissetmediğin şeyleri hissetmek ve her gün ilk defa hissediyormuş gibi yaşamak daha bir güzelmiş, onlara çamur atmaktansa. Sevgi zayıfların işiymiş, aşk dediğin aslında yokmuş, heyecanmış, boşmuş, gençlik hevesiymiş… Demek ki aşk aslında kendi tükürdüğünü yalamakmış… — Ne demek ölecek? Sen ciddi misin? — Bizimkiler asla bana yalan söylemezler. Azrail’in defterinde görmüşler adını. Hemen yetiştirdiler bana. İnanmadım, gizlice baktım. Doğruymuş. — Hayır, o ölemez. Bu olmamalı! Bu dünya üzerinde beni tek seven insan o! Onun ölümüne katlanamam. — Biliyorum, tamam. Sakin ol hemen öfkeye kapılma. Ama elden bir şey gelmez. Gerçi bir çare var galiba. Yalnızca bir yol olduğunu söylediler bana. O da senin için imkânsız bir yol, çünkü riskli. — Buna neden sen karar veriyorsun? Söyle bakalım ne kadar imkânsızmış? Hem bu güne kadar risk almamış olmam, bundan sonra almayacağım anlamına mı geliyor? — Tamam, söylüyorum. Yeter ki bana soru sorup durma… Bir köprü var, onun ölmemesi için senin o köprüden geçmen lazım. Gözlerin bağlı olacak, köprünün altında ateşten bir çukur olacak ve köprü de çok keskin bir bıçak şeklinde tasarlanacak. — Neden köprü? — Bilmem. — Gözlerim neden bağlı? — Bilmiyorum. — Bıçaktan daha yaratıcı bir şey bulamamışlar mı? — Bilemem. — Ateş olayı da saçmaymış. — Bana bak! Bu kuralları ben koymadım, tamam mı? İkide bir eleştirip durma. Bir kere de olsa kılı kırk yarmadan bir işi yapmayı dene be adam! Ateş nedenmiş, bıçak nedenmiş… Ben mi koydum, ben mi dedim sana git diye? — Tamam, sakin ol, sende hiç şakadan anlamıyorsun. — Şaka yapılacak bir durum yok ortada, kendine gel! Burada senin hayatın söz konusu! — Onun hayatı söz konusu. Ben bu saatten sonra yaşasam ne olacak? Ne değişecek? Simsiyah bir boşluktan ibaret değil mi benim yaşamım? Her gün güneş siyah doğuyor, siyah günaydınlar karşılıyor beni! Siyah yemekler, siyah bir gün ve siyah bir gün batımı ile bitmiyor mu bu simsiyah ömrüm? Bu güne kadar siyahtan başka görebildiğim tek renk o oldu! Ve ben daha bu rengin ne olduğunu kavrayamadan, o benim elimden alınıyor! Neden? — Bunun nedenini soramazsın. Bunlara ne biz karar verebiliriz ne de sen. Neyse, konuyu toparlayayım… Bu kararında emin misin? Son kez soruyorum! — Eminim. Emin miydim? Yaşamdan tat almamın tek sebebi oydu ve onun ölme vakti gelmişti. Zamansız bir can alımıydı bana göre. Her normal insanın yaptığı gibi bende olmaması için direniyordum. Ben onda kendimi inkâr etmiştim. O ise bende kendini bulmuştu. Klasik bir aşk hikâyesi gibi görünüyordu ama onu görmekten ziyade, hissetmesi güzeldi. Onunla son konuşmamız tartışma havasında geçmişti. Uzatılsa gereksiz bir can sıkıntısı olacaktı ortaya dökülen cümleler, bende susmayı tercih ettim… — Suskunsun bugün? — Suskun değilim, seni düşünüyordum. — İyi de hayatım, ben yanındayım. Ne diye beni düşünüyorsun? — Bilmem, senin yanındayken bile özlüyorum seni. Ne kadar da garip değil mi? - Hadi ama biraz gerçekçi ol, çok hayalperestsin. — Sevgide gerçeklik aramak da nerden çıktı şimdi? — Biraz gerçekçi olmalısın, ayakların yere basmalı. — Başka konu açar mısın lütfen? — Sıkıldın mı? — Hayır, gerçekleri kaldıramayacak kadar çocuk olmayı seviyorum ben senin yanında, o kadar. — Tamam, ama gerçekçilik de lazım. — Uzatmamak da lazım di mi? - İyi tamam sustuk… O an aslında hayatımda hiç olmadığım kadar ciddi olmak zorundaydım, çünkü ya o ölecekti, ya ben. Ama nedense çocuk olmayı seçtim o gün. Zaten çocuklar değil midir ölümü bir türlü anlayamayanlar? Hangi ölümün arkasından ağlayabildiler? Ağladıkları bir daha asla alamayacakları şeker miydi o amcalarından ya da dayılarından? Çocuklar ölümden habersizdiler; peki ya ben?Köprüden geçmeden önce en büyük kuralı söylediklerinde bana, duraksadım bir an ve korkmaya başladım. Köprüden geçmesi iyiydi hoştu ama köprünün sonunda onun durması beni tedirgin etmişti. Beni beklemesi gerekiyormuş… Diğer bütün kuralların saçmalığından geçtim ama bu kural… — Bak köprüden geçerken karşına üç tane sen çıkacak, onlara dikkat et tamam mı? — Üç tane ben mi? - Evet. — Neden üç? Beş olsaymış ya? — Espri yapacak zaman değil, bunları senin bilmemen lazım. — Tamam, tamam kızma hemen. Üç tane ben ile baş edebilirim galiba. — Kolay sanma hemen. Üç tane sen ile uğraşmak çok zordur. Her biri birbirinden beladır, gerçi senden belli ya! Neyse… Karşına çıkacak her ‘ben’de, farklı farklı özellikler olacak. Bunları sana söylememem gerekli. O yüzden bundan sonraki yolunda yalnızsın. — Benim için herhangi bir sorun yok ben zaten yalnızdım. Beni bu amaçsız insan topluluklarının arasında 1. Çoğul Şahıs konumuna getiren bir tek o var. Onu bu yüzden kaybedemem. Tekrar 1. Tekil Şahıs olamam. Çünkü her birincilik zafer değildir. — Dikkatli ol… Köprüde yürümeye başladım. Bıçak oldukça keskindi ve hiç beklemediğim kadar acıtıyordu ayaklarımı. Hala nasıl ikiye ayrılmadığına şaşıyordum. Kanlar damlıyordu ateşin üzerine ve her ‘cıss’ edişinde, karşıdan sevdiğimin çığlığını duyuyordum. Korkuyordu besbelli. Sanki kanlar onun yüreğine damlıyordu. Onun için endişeleniyordum. Çığlık atınca dizlerim tutmuyordu. İçimde oldukça büyük bir ateş yanıyordu. Ve sırf o daha fazla acı çekmesin diye hızlanabildiğim kadar hızlanıyordum. <!--[if !supportLineBreakNewLine]--> <!--[endif]-->Karşıma “ilk” ben çıktığında bıçağa çoktan alışmıştım ve varlığından rahatsız olmuyordum. Oldukça tedirgin görünüyordu ve aman tanrım, saçlarım bu kadar mı dökülmüştü! Kıyafeti de pek iç açıcı değildi. Aramızda pek de uzun olmayan bir konuşma geçti. Durmuştum ve bıçak git gide keskinleşiyordu. — Geri dön lütfen, çok korkuyorum! — İyi de sen neden korkuyorsun ki? Yürüyen benim sen değilsin. — Senin için korkuyorum ben de. Güvenmiyorum bu düzene! Her an bir hile yapıp seni düşürebilirler. — Yapma lütfen, çekil yolumdan. Böyle bir şey yapmazlar. Antlaşma antlaşmadır. — Bıçak git gide keskinleşiyor, farkında değil misin? Bu kuralların arasında yok! Hem bak ateş bu kadar da çok yanmamalı! Her şey bir tuzak işte, görmüyor musun? Bunu hiç kazanamayacaksın! — Aşırı şüphecisin, bu kadar hırpalama kendini, yazıksın. — Asıl sen anlamıyorsun, gerçekleri gör artık! — Allah aşkına çekil yolumdan, bende bir şey söyleyeceksin sandım. Bir anda ayağı kaydı ve ateşin içine düştü. Sanırım ilk sınavı geçmiştim, gerçi ne olduğunu da anlayamamıştım ya... Devam ettim yürümeye. Bir ara eskilere gittim. Onunla ilk zamanlarımıza doğru yol almış gibiydim. Ne de güzeldi onunla geçirdiğimiz zamanlar. Gözlerimizi kaçıramadan bir dakika bile bakamıyorduk birbirimize. Hâlbuki sürekli bakmak geliyordu içimizden. Bir keresinde bir yere gitmesi gerekiyordu, o ayrılığı bile kaldıramamıştım. Ama hayır, o an odaklanmam gereken şeyden uzaklaşmamalıydım. Hayallerimden sıyrıldıktan sonra karşıma ikinci ben çıktı bir anda. Korku doluydu ve bunu rahatlıkla belli ediyordu. Of Allahım, saçlarım gerçekten çok dökülmüş, hem de çok… — Geri dön, sakın daha fazla ilerleme! — Ya siz üçünüz de anlaşmalısınız, hadi tamam anladık bunu. Ama ille de aynı cümleleri sarf etmek zorunda mısınız? Neden geri dönecekmişim? Senin bahanen neymiş bakalım? — Onun gözlerindeki şüpheyi gördün mü? Seni kabul edeceğini nereden biliyorsun? Ya karşıya geçtiğinde beklediğin gibi olmazsa? — Bu da nerden çıktı? Biz zaten birbirimizi seviyorken, böyle saçma bir bahaneyle gelmemeliydin. Biraz daha yaratıcı olun lütfen! — Bak söylüyorum, karşıya geçtiğinde bu halinle mi sevecek seni? Hem seni kim ister ki? Onun gibi güzel bir kızın yanında senin gibi birinin ne işi var? — Hadi arkadaşım, çekil yolumdan! Çok duydum bunları, güneşlenmiyorsun bari gölge etme! İkinci tek bir cümleyle yıkılabilecek kadar kolaydı ve o da diğeri gibi ateşe düştü. Artık fazla yolum kalmamıştı, ama ayaklarımda da dayanabilecek kadar güç kalmamıştı, gerçi kesilmekten et de kalmamıştı ama yine de yürüyebiliyordum. Bir ara adım atamayacak kadar yoruldum, durdum. Çömeldim ve ayaklarıma bakma cesaretini gösterdim. Paramparça olmuşlardı ve artık yürüyemeyeceğimi kemiklerimi gördükten sonra anladım. Öyle ki, tekrar doğrulamadım bile. İşte tam o anda geldi bana üçüncü ben. En zayıf anımda, ayağa bile kalkamadığım bir çaresizlikte bana doğru yaklaştı. Kendisinden beklemediğim kadar sakindi. Bense ağlamakla meşguldüm. İlerleyemiyordum. Bana doğru eğildi, yüzüme baktı, sakin bir şekilde gülmeye başladı. Elini uzatmasını beklerken, hayatımın belki de en zor cümlesini kurdu bana, sevdiğimin iki çığlığının arasındaki o akmayan zamanda:— Neden o gelmiyor seni almaya? Bak yürüyemiyorsun, o gelse ya? Neden her fedakârlığı sen yapıyorsun? Neden her fedakârlığı sen yaptın bugüne kadar? — Ama ben onu seviyorum. — Sevgi dediğin şey sadece bakışmaya korkmak değildir, bunu hala kavrayamadın mı? Bugüne kadar aşkının seni köreltmesi sonucu her olayda sineye çeken hep sen oldun. Geri adım attın her zaman, kendinden uzaklaştın ona attığın her bakışta. — Ama… — Âmâsı yok bu işin. Bırak bu sefer o gelsin senin yanına, bir kere de bıçak sırtında yürüyen o olsun. Bu olmak zorunda, ateşinize kanınızı damlatamazsanız ne anlamı kalır sevda uğruna acı çekmenin? Kafam karışmıştı. Evet, neden o gelmiyordu? Ben saatlerdir bıçak sırtında yürüyordum ve o karşıda beni bekliyordu. Yürüyemediğimi de görüyordu üstelik oradan! Bu kadar bencil olamazdı, nasıl bekler hala orada benim ona gelmemi? Bilerek mi yapıyor bunu? Allah kahretsin zaten her zaman böyle oldu, her zaman sineye çeken ben oldum. Sustum üzülmemesi için! Çünkü o benim ışığımdı karanlığımda ve o olmadan düşüncelerime fütursuzca çarpacaktım her gün! Ama neden o gelmiyor, neden?Üçüncü ben sanki başarmış gibi gülmeye başladığında bir şeylerin ters gittiğini anladım. Sevgimle bencilliğim bir anda yer değiştirmişti ve ben bunun farkında değildim. Üçüncü ben acı kahkahalarını atarken, yavaşça doğruldum çığlıklar içinde ve bu sefer yüreği parçalanan ben oldum. Ayağa kalktığımda yürüyemiyordum. Birkaç deneme sonucunda adım atamadığımı fark ettim. Ortada kalmıştım. Bitmişti işte her şey. Başaramadım. Üçüncü ben yenmişti beni. Bencilliğim önüne geçmişti o büyük sevdamın. Tekrar çömeldim. Oturduğum yerde ağlıyordum ve köprüyü tutan zebanilerin kahkahalarına dayanmaya çalışıyordum. “Artık her şey bitti” diye düşünürken, hayal meyal birisini görür gibi oldum bıçak sırtında. Siluet gerçeğe dönüştüğünde, şaşkınlıktan ayağım kaydı ve tutunamadım. Tam düşecekken elimden tuttu ve beni geri bıçağın üstüne koydu. Evet, beklememişti, gelmişti. Dayanamamıştı, tam kendisinden beklediğim gibi. Bıçak sırtına gelmişti benim için. Hem gülüyor hem ağlıyordu kan içinde kalmış ayaklarımı ovuştururken. İşte o an bıçak sırtında değil de karşıda olduğumu fark ettim. Her şey bir anda düzelmişti.Ayaklarımın iyileşmesi uzun zaman almıştı. Ama olsun, varsın birazcıkta hırpalansınlar, varsın bıçak sırtında yürüsünler ufacık bir sevda için. — Ya, işte böyle. Küçükken genelde hep bu körebe oyununu oynardık. — Anladım ama kafama takılan bir şey var. — Nedir? — Oyunu kurallarına göre oynamak lazım, bunu kolaylıkla anlıyorum. Ama neden senin gözlerini bağlama ihtiyacı duymuşlar ki? Sen zaten kör değil misin? — Ah bir anlasam… Not: Aşk insanı kör ettiği zaman, ilişki kesin bir bıçak olur ve üzerinde yürümeniz gerekir. Eğer beceremezseniz, zaten sizin kanınızla beslenmiş, sizi kucaklamaya hazır bir ateş çukuru vardır. Artık kaçıncı kadehte dağılacağınıza bağlıdır bu çukurun alevi, ya da kadehinizde onun olup olmamasına. Korkular beslenir yürekte sevilene karşı, sonra da güvensizlikler… Ama hiçbirisi bencillik kadar can yakmaz. Bencilliği görmezden geldiğiniz zaman anlarsınız aslında yolculuğu sizin değil de sevdiğinizin yaptığını. Belki de bu yüzden güzeldir yaralı ayaklarla bıçak sırtında sevdiğinin sana bakan gözlerinde kaybolmak… Aydın AKDUMANYazılış Tarihi: 25 Mayıs 2006Son Düzenleme: 09 Mayıs 2007
 |