Yazısıyla okuyucusunu yükseltmeyen
ANCAK katiptir.

Cenab Şahabettin

             

15

Eki

Kar
Aydın Akduman tarafından yazıldı   
Yürürken zorluk çekmeyi özlemişim. Her an kayıp düşebilir, etrafımdakilere sabah sabah yok yere eğlence çıkartabilirim. Gerçi; her düşüşümden sonra ağza alınabilecek her türlü küfrü sıralar, sonra gülerim bu gururlu halime. Bilirsin zaten, hiçbir zaman tutamamışımdır dilimi. İlla ki ağzımdan küfür çıkacak, illa ki utanacağım insanların içinde! Sonra çıkışacağım her birine cesurca. “Ne var? Küfür dediğin erkeklik şanından gelir! Küfretmeyen erkek, erkek değildir be!” diye söyleneceğim. Ta ki utancım geçene kadar… Arabaları izledim bir müddet. Yolların kralları nasıl da soytarıya dönüşüveriyor! Öyle ya; Sivaslı olan tüm takım elbiseli, tespihli, yüreği doğuştan yaralı gençlerin kanlarını akıtabileceği yegâne haz değil midir araba? Aşağılanmaz tabi bu krallar, Bilakis, bu sefer de “Yaman kaydı bizim araç, bak bak bak nasıl da patinaj atıyor! Hey yavrum be, kimin kızı be!” denir. Ne de olsa alışkındır araba böyle yollara. Zincirsiz de gider, bir kere bile “istop” etmez. Üstelik Sivaslıdır o araba, önemli değil Kayseri’de ya da İstanbul’da üretilmesi! Sivaslıdır o…

Bu sefer sevdim galiba soğuğu. Tavsiyelere uyup kalınca giyindim. İçlik, kazak, yelek, mont… Ne bulduysam geçirdim sırtıma hasta olmamak için. Çıktım yola, aldırmadan saçlarımın bozulmasına, kapşonu geçirdim başıma. Zaten dağınıktı saçlarım. Yürüdüm bir müddet. Evin önünden otobüse binmeye üşendim, çift vasıta yoruyordu bütçemi. Hem ne olmuş, sıkı giyinmiştim ya? Maksat yürümek olsun, genciz zaten…

Okuluma giden otobüslerden birine atladım yukarı çarşı durağına gitmeye üşendiğim için, Meydan Camii durağından bindim bu kez. Doğal olarak, ayakta uzun bir yolculuk bekliyordu beni. Hele TOKİ otobüsüne bindim ki, artık yarım saatte okulda olabilirdim. Sıkışarak ilerledik arkaya doğru, ne arkamdaki kişi önümdeki bayanı rahatsız etmek istemememi bilebilirdi; ne de yanımdaki. Öğrenci yığınının bitmemesi üzerine, kravatından bıkmış şoförün –ki o kravatı bir kez olsun taktıklarını göremeden bu dünyadan göçüp gideceğim- donuk sesi yankılandı otobüsün içinde:

- Gençler arkaya doğru ilerleyin, bakın ortalar hep boş! Arka tarafa ilerleyin arkadaşlarınız da binsin di mi ama? Hadi canım, al bileti sen oradan. Arkadan binsinler…
İşin en sevdiğim kısmı başlıyordu. Birazdan herkes tek tek homurdanmaya başlayacaktı. Belki aralarından birisi hem şoföre duyurmak, hem de “belki kalkar bir şeyler söyler, hem adam sabahtandır direksiyon sallıyor, sinirlidir şimdi” diye düşünüp kendi içinde erkekliğine çamur sürmeden duyurmamak adına:

“depemize mi çıksınlar gaptan, canıngı yiyim, yer yok sen daha sıkışın diyon.”

Diyecek cesurca. Ne de iyi söylemiştir. Ama duyuramadıktan sonra bir faydası mı vardır?

İte kaka arkaya doğru ilerledim. Otobüste çanta taşıyan tek öğrenci bendim. İki kişilik yer kaplamamak amacıyla çantamı yere koydum. Bilirsin, en arkalar en rahat yerlerdir. Ne önden binen yaşlıya yer vermek zorunda kalırsın, ne de ineceğin yere vardığında insanlara sürtünerek geçersin. Yaslarsın sırtını arkaya, binen güzel kızları seyredip iç geçirir, senden yakışıklı olan erkeklere gizli bir düşmanlık beslersin. Biliyorum, yalnızca sen ve ben vermezdik yaşlılara yerimizi. Çok ayıplarlardı bizi, ama iki muzip gençtik işte! İçin için gülerken yaptığımıza, “Tabuları yıkıyoruz” imajı yaratmaya çalışırdık. Öyle ya, o da para vermiş, bizde…

Otobüsün her zaman kırılmaya müsait camından dışarıyı büyük bir dikkatle izlemeden önce, kolumla buğulanmış alanı sildim. Korktum adını yazmaya, birisi görür de dalga geçer diye. Dalmıştım yine uzaklara. Daldığımda karışmazdın bana. “Yazık, kim bilir yine ne saçmalıklar düşünüyor” derdin. Aslında baktığım yer belki Y… çoraptı, belki de Z… bankası. Ama gördüklerim bunlar değildi.

Fakat cama bakan tek kişi ben değildim. Kendime geldiğimde ne banka, ne çorapçı, ne de boyacıydı baktığım. Farkında olmadan yanımdaki kızın gözlerine dalmışım. Utandım ilk anda, “Hay Allah, yanlış anlayacak şimdi!” dedim içimden. Neden sonra dönüp tekrar baktım cama. Güzel de kızmış hani. Sağ gözünün önüne düşmüş saçları o kadar düz taranmıştı ki, bir an ona senin adını haykırmak geldi içimden. Gözleri o kadar da güzel değildi, yalnızca dolgun dudakları yüzüne güzellik katmıştı, o kadar. Bu kez bakmadı. Anladı tabi bakışlarımın değiştiğini! Az önce seni düşünürken takındığım bakışlarım yoktu buğulanmaya başlayan camda. Sanki bir amaç yüklenmişti, beğenilmek kaygısı vardı. Ama olsun, baktım ben yine de. Hem “Neden bakıyorsun” diyemezdi bana. Baktığım cam değil miydi? Onu izlediğimi nerden bilecekti ki? Bilse bile kanıtlayamazdı. Büyük bir muvaffakiyetmiş gibi büyüdüm kendi gözümde. Rahatsız oldu kız tabi. Döndürdü kafasını, kendisini camdan seyreden diğer çocuğa doğru bakmaya başladı camdan. Bu sefer cam onlar için buğulandı.

Durağa gelmiştim. Düğmeye bastım, durduk. İndiğimde arkadaşımı gördüm karşıda. Sırtımda her daim dalga geçtiği çantamı görünce, elindeki defterleri içine koymak istedi. Bir kere daha büyüdüm, b,r kere daha gururlandım gözümde. Üşümüştü. Akıl edememişti poşet almayı. İşte, kalmıştı benim sırtımdaki komik çantaya! Demek ki işe yararmış bu çanta da! Yürümeye başladık okula doğru. Kar yüzümüze yüzümüze yağıyordu sanki. Gardaşlar dağının eteğinden eksik olmayan rüzgâr, sanki okula gitmek istemediğimi biliyormuşçasına bize doğru esiyordu. Tam arkamızda bir araba kaldırıma çıktı kaygan yol yüzünden. Arkadaşım fırsattan istifade sözü arabalardan açtı:

- Lan bu havada öyle fren yaparsan tabii ki toslarsın kaldırıma! Eşeğe söylesen bir kerede anlar sürer, bunlar hala öğrenemedi gitti.
- Nasıl duracaktı ki?
- Karlı havada fren direk yapılmaz. Hafiften dokunduracaksın ayağını pedala, beygir değil ya bu? Ancak yavaşça durabilirsin. Yoksa kaydın mı hayatta duramazsın.
- Anladım. Kaymamak için, değil mi?
- Tabii ki! Ha baktın araba kayıyor ilk frende, hemen vitesi takacaksın bire! Tekerlekleri döndüreceksin ki toplasın araba.
- İyi de; o zaman duracağın yerden 100 metre civarı uzaklaşmış olmaz mısın?

Arkadaşım güldü bu soruma. Biliyordu maksadımın konuyu saptırmak olduğunu. Tabii ki o da Sivaslıydı ve varı yoğu arabalardı. Doğuştan şofördü, çocukluğunu baba kucağında direksiyon çevirmekle harcamıştı.

- O kadarda olsun abi, kaza yapmaktan iyidir! diye ekledi.

Arkadaşım kendi okuluna doğru yol alacaktı, farkında olmadan yüzümü düşürmüşüm yanında. Kendinden çok tanıdığı için beni, halimi bilir bir ifade ile başladı sözüne:

- Hala cevap yazmadı di mi?
- …

Bitiremedi sözünü ilk an. Zoraki gülümsemeyle “Boşver” diyebildi ve arkasını dönüp kendi fakültesine doğru ağır ağır yürüdü. Vazgeçtim, girmedim okula. Döndüm yağan kara sırtımı, Sivas’ı seyre daldım.

Aydın AKDUMANYazılış Tarihi: 21 Aralık 2006Son düzenleme: 02 Mayıs 2007


Bu sayfayı aşağıdaki topluluk sitelerinde yayınlayabilirsiniz
Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Facebook! StumbleUpon! Yahoo! Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
 
     
 
 
     
Sanatyorum.com'da yayınlanan eserlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarına aittir.
Sanatyorum.com bu sebeple sorumlu tutulamaz. 2005-2008

Güzel Sözler