Hayatın ritimlerini hissettiğimizde yaşamımızdan zevk duyarız. Yaşamak isteriz, bitmeyecekmiş gibi düşünürüz biteceğini bildiğimiz halde. Ve insan ölüm gerçeğini hatırlamak istemez bu gerçekten kaçarcasına. Bu kelime onu ürpertir ve hatırlamamak için ölümü bilinçaltına iter.
Ölüm insana yaşamın sorgulanmasının gerektiğini hatırlatır. İnsan bundan da korkar ve yapmak istemez. İşin içinden çıkamayacağını düşünür. Yaşamının muhasebesini yapmak onu yorar. İnançlı birisi ise cezalandırılmaktan korkar ve daha inancına bağlı olmaya özen gösterir. İnançsız bir insan ise ki bu zaten mümkün değildir, hep bir tedirginlikle de olsa yaşamını göz önüne getirir. Neye isnat edeceğini tam kestiremediği için daima sıkıntılı olacaktır. İçinde neye inanması gerektiği mücadelesi onu yıpratacaktır.
İnanması gerektiğinin bilincinde olduğu halde bunu kabul etmek istemez. Kendini sorgular ve kendi mantık tutarlılığı içerisinde kararlar verir. Bilmez ki bu kendini kandırmaktır aslında. Kendi yaptıklarına kılıf uydurmaktır. Yani minareyi çalan kılıfını uydurur hesabı. Ama şunu da bilir: Her zaman içindeki bu çatışma devam edecektir, kendini o an için rahatlatır. Her şeyi aklı ile çözebileceğine inanan bir insan ise aklını devreye sokup bir gün çıkmaza girecektir. Çıkmaza her girdiğinde bir sığınma kapısı arayacaktır yine. Aklını kullanmasına rağmen sığınma ihtiyacının neden kaynaklandığını anlamamakta ısrar edecektir.
Yaşamının gerekçesini gerekçeler bularak anlamlandıramayacaktır. Neden var olduğunu basit, yüzeysel düşüncelerle açıklamaya çalışacaktır. İçindeki tedirginlik onu hep takip edecektir. İnançsızlık insanı küfre götürür ve o insan küfre yönelecektir. Küfre yöneldikçe bataklığa saplanır gibi küfür girdabına tutulacaktır. Ve sonuç hüsranlıkla dolu bir musibet olacaktır. Bunun örneklerini görmek mümkündür.
İnsan doğar ama insanı vasıflarını kaybettikten sonra insan olma mücadelesi vermeye başlar. İkinci bir doğumdur adeta bu. Hayat mücadelesinde bu hengâmeler eksik olmaz. Mutsuzlaşır, umutsuzlaşır ve sığınmaya ihtiyaç duyar. Sığınmayı kabul ettiği an içinde bir umut doğacaktır. Bir yaratıcının varlığını bilinçaltında da olsa kabul etmiştir artık. Sonra yaşamını bu doğrultuda anlamlandırmaya çalışır ve neden yaşadığının bilincine varır. Bundan sonraki süreç bellidir. Yaratıcısını tanımak ve inandığı ölçüde yaşamını inanç çerçevesinde sürdürmektir.
Şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki bu süreç tüm insanlar için böyle tamamlanmayabilir. Aklını iyi kullanan insanlar ve insanoğlunun aslında ne kadar çaresiz olduğunu idrak edenler için bu süreç işlemiş olur. Bunun aksi ise insanlığının kaybolmasına bile sebep olabilir.
İnsanoğlu acizliğini, çaresizliğini anladığı ölçüde yaratıcının varlığını kabul edecektir. Düşündüğümüzde yaptıklarımızla yaşadığımız dünyanın düzeni içerisinde ne kadar çaresiz kalabiliyoruz. Çaresizlik insanı küfre de sürükleyebilir, bu noktayı insanın iyi koruması gerekir. Koruyamazsa sonuç kendisi için hüsrandan başka bir şey olmayacaktır.
İlk insandan itibaren insanoğlu kendi kökenini hep merak etmiştir. Hala da etmektedir. Ama bir türlü anlamamakta ısrar etmeye devam etmektedir. Tek bir yaratıcının varlığından başka hiçbir mantıklı düşünce varlığını devam ettirememiştir. Yok, olmaya da mahkûmdur. Ortada bir ürün varsa bunu yapan bir mekanizma söz konusu olmak zorundadır. Bu gerçek kabul edilmediği sürece hep bir bocalama yaşayacaktır insanoğlu. Bu mekanizma nasıl oluşmuştur sorusu ise insanları hep meşgul edecektir.
Tarihi sürece baktığımızda mutluluğu yakalamış toplumların inanca büyük değer veren toplumlar olduğunu görürüz. İnsanlar inandığını yaşayabilirse mutlu olabilir. Maddiyat insanı bir noktada sıkıştırır ve artık insan maddiyattan zevk alamaz. İçinde daima bir şeyler eksikmiş gibi yaşamını sürdürürken mutsuzlaşır. Bu nedenle inanç önem teşkil etmektedir.
Yine tarihi süreçte sapkın, vahşi, acımasız toplumlar incelendiğinde manevi olarak bu toplumların bir boşluk içerisinde olduğu ve bir arada bulunmalarını sağlayan değerler olmadığı için kısa sürede dağıldıklarını görürüz.
Hülasa insanoğlunu dizginleyen, kontrol eden, aşırılığa kaçması önleyen, insanı vasıflarda kalması noktasında baskı yapan inanç ve değerler sistemidir.
 |