|
Yeniden başladım yazamaya…
İlk günü unutmuştum çoktan… Ne konuda, kimle ilgili, sonucu neye bağladığım yazılardan geçtim, paçalarım sıvalı. Tedbirim ellerimin titremesinden belliydi, korkuyordum sanki… Haluk Levent şarkıları dinleyip gaza geldiğim anlarda, Erhan Güleryüz şarkıları bu fırtınalı hallerimden eser bırakmıyordu. Yani fırtınamı içime gömüyordu şarkılardaki ahenk… Küçüktüm daha, kendime küçük diyemediğim yıllardı. O yıllarda insan, insan mıdır bilinmez bir hal içinde, kendinden habersiz, amacı, ilgiliyse sanatın herhangi bir dalıyla ona adamak olur kendini… Ben de öyleydim. Bağlama çalıyordum ve bağlanıyordum her gün bir güzelin baldan tatlı gönlüne…
Türkülerimle yoğruluyordum, yoruluyordum açıkçası… Çünkü küçüktüm daha… Aşkı kaldırmak için güçlenmemişti henüz kalbimin inceden de ince kasları. Ama türküler “zamanla” diyordu, baktıkça değil, gördükçe duyuyordum bunu… Yani Haluk Abi, “ Vefasız bir kalbe saplantı diye, çıkarıp gönlümü atasım geliyor” dedikçe bağır çağır, ben hiçbir şey anlamıyordum yine bağır çağır… Erhan Güleryüz, “ Aşk için yeryüzünde, topraktan ötesi yok” derken içten içe, ben susuyordum yine içten içe…
Bu tür manevi duyguları anlayamacak yaşlarda başladım ben yazmaya…
Ama yazdığım her yazıda bir anlam, her birinde derin bir mucize, mucizelerin her birinde de benden bir parça vardı. Şiirin ve düz yanının büyüsüne kapıldığımda ben çok küçüktüm. Büyüklük nedir, bilmiyordum… Büyüklük insanın beden olarak gelişmesi miydi, ki kitaplar böyle açıklıyordu, o zaman cüceler hiç büyüyemeyecekler miydi? Anlayamıyordum…
Vefa neydi, aşk neydi, aşk ile sevmek aynı şeyler miydi? Aşk sadece sevgilinin elini masanın altından tutmak mıydı, utanarak? Sevmek birini gördüğünde kalbinin yerinden fırlayacak gibi olması mıydı yoksa bunun adı hoşlanmak mıydı, yoksa aşk mı? Bu tür paradoksların beyni ve kalbi yorduğu yıllar liseli yıllarımdı iyi hatırlıyorum. Bunların ne olduğunu anlaya yazmıştım ki, lise bitti… Ama anladım ki lisenin bitmesi bunları anlayabileceğin manasına gelmiyordu. Liseyi bitireli sekiz yıl oldu, ben hala nedir aşk, nedir sevda, bilmiyorum. Zaten bilsem yazamam… Sanırım insan bunları anladığı anda toprak oluyordu ve sanırım sevgili Erhan Güleryüz o sebeple “ Aşk için yeryüzünde topraktan ötesi yok” diyordu…
İnsan aşk için her şeyi yapmalı, ölmeli uğrunda diyordu şarkılar, aşk o zaman aşk!
Yazmak yürek ister… Yazmak insanın kendisiyle yüzleşmesidir ve yalan söyleyemediği tek yerdir sayfalar. Ben hep özendirmişimdir sevdiğim insanları yazmaya. Yazın ağabeycim, yazın ki yüreğiniz şenlensin… Yazın ki, tadını çıkarın yaşamanın, yazın ki içinizdeki yüzleşemediğiniz, zamanla küf tutmuş duygularınız açığa çıksın. Oturun, her biriyle delikanlı gibi yüzleşin! Sevdiğiniz-sevmediğiniz kimseleri yazın! “ Allah kahretsin” li anlarınızı yazın, bırakın o yine kahretsin, ama siz yine de yazın, “ Vay başınıza ne geldiyse” onu yazın! Yazmaktan korkmayın, yazdıklarınızdan da. Onlar sizin asıl hissettikleriniz ve hissedeceklerinizdir. Yıllar önceki şiirlerimle şimdikiler arasındaki tek fark, yazma biçimidir. Anlayış aynı, dertler aynı, sevinçler neredeyse aynı. Yineliyorum tek fark yazma biçimim olan tek şey “ aşk”. Ama siz yine de yazın… Yazın yazın, kışın yazın, âşıksanız sonbahar da yazın. Ama yazın… İlle de yazın… Âşık olmasanız da yazın. Çünkü aşklaşır insan yazdıkça, aşka gelir ama gidemez ne güzel! Yazın! Nasıl bir ev istiyorsanız onu yazın, nasıl bir araba, eş, çocuklar, gelecek… Yazın ve bir gün onlar sizin olsun. Ben yazdığım her şeye tekler teker ulaşıyorum. Yıllardır, yazarak aradığım, aşk sandığım ilişkilerden, yaşamımdan; yıllar sonra yepyeni bir çiçek doğdu içimde. Önce filizdi, sonra saçıldı, sığmıyor gönlüme aşkım! Ben yazmanın kutsal bir hadise olduğuna inanmışımdır hep. Bir şiirimde de değindiğim gibi “ Kendi kaderimizi çizeriz bir nevi, şiirlerle!” Hayattan ne istiyorsanız onu yazın. Bana gelen size de gelmiştir. Hiçbir zaman anlam verememişimdir insanlığın bu boş uğraşına. Şöyle ki ; “ Bu iletiyi ( mail ) hemen on kişiye gönderirsen, bütün dileklerin gerçekleşir. Eğer on kişi değil de sadece, evet evet sadece beş kişiye gönderirsen yarın ölürsün! “ Tamam, açık söylemeliyim ki ben biraz abarttım. Ama buna yakın cümleler değil mi o geriden de geri zekâlı insanların bizlere gönderdikleri! Ben biliyorum ki şu an da bu yazıyı okuyana ( sana ) da böyle iletiler gelmiştir. Ama o kadar eminim ki, sen saçmalıklara inanıp göndermemişsindir hiç kimseye! Eminim değil mi? Yıllardır hurafelere inanılmaması gerektiğinden bahsediyor bizlere büyüklerimiz. Ailemiz, akrabalarımız, çevremizdeki insanların yanında, din adamları! “Allah kahretsin siyah kedi gördüm, bugünüm iptal oldu! Sıçtım ben!” diyenlerden tutun da, “ Bu iletiyi hemen 10 kişiye göndermezsem, on dakika içinde ölebilirim” gibi ahmakça fikirlere kapılanlara kadar, hala ve ısrarla bu tip saçmalıklara inanan insanlarla aynı havayı teneffüs etmek ne kadar acınası bir durum değil mi? Ama siz yazın… Böyle durumlarla karşılaştığınız anları yazın. Kimseye anlatamadığınız sırlarınız varsa, bunu en iyi dinleyecek olan, beyaz ve yazılmayı bekleyen sayfalardır. Anlatın gitsin. Onun hafızası uzun sürelidir, sizi unutmaz! Nasıl yazabilirim? Sorusunu soran okuyucularıma söyleyebileceğim en iyi cevap “ dilediğin gibi” dir. Yazdıkça yazasın gelecek. Araştırmaya, daha fazla okumaya, okuduklarının nasıl yazıldığına ve yazılabilirliğine ilgi duyacak; imla ve noktalama hatalarını “artık” düzeltmen gerektiğine inanacaksın. Yazmanın bir süreç olduğuna hiçbir zaman inanmadım. İyi yazmanın bir süreci vardır o ayrı, ama insan her zaman ne şartta olursa olsun yazabilir. Yazdıklarının edebi bir değere dönüşmesi bir süreçtir ama ilk şiirinde edebi bir anlam aramak boşunadır. Arama da zaten! Sadece yaz! Yazdıkça hüzünler icat et kendine! Her hüzün, ardında neşeyi getirir. Onlar ayrılamaz iki kelimedir. Hüzünlerimize anlamlar yükledikçe seviniriz aslında. Hüzün, insan için bir kelimedir ve insan bu kelimeyi bir şekilde hayatında var etmelidir! Aşk acısı, ayrılıklar, çok sevdiğin birisinin ölümü… Bu tür yaşanılanların hiçbir şey ifade etmediği insanlardan olmak, hayatta boşuna var olmak demektir… Her hüznün sonu sevinç ve sevinç hüznün en sevdiği evladıdır. Hiçbir şeye benzetemediğin, anlamsız bir uzay cismi gibi görünen her şeye bir anlam yükle yazarak. Günlük tutmanın mantıklı bir iş olduğuna bir türlü inanmayanlardanım. Bazı insanlar günlük tutma olayının sınırlarını aşıp, ondan medet beklerler. Elbette ki olayın yanlış tarafı budur. Bu duruma hiçbir zaman anlam veremeyip, bunun bir savunma mekanizması olduğuna inanmışımdır hep. “yansıtma” Yansıtma; kısaca suçu başkasına atma olarak tanımlanır kitaplarda. Yani bir kalecinin gol yedikten sonra “ Bülent o anda önümden geçmeseydi, o golü yemezdim ben” deyişi bir yansıtma örneğidir… ( Kalecinin Bülent’e bok atması. ) Sevgili günlük; ne haber? ( ses yok )… Sevgili günlük; nasılsın? ( ses yok )… Sevgili günlük; benimle ilgili bir sıkıntın mı var? Sevgili günlük, dün başıma elen kötü hadise hala kendini düzeltemedi, ne olacak böyle? ( ses yok ) Sevgili günlük; murat beni hala sevmiyor, benimle ilgilenmiyor. Demek ki bunun seni yazmaya başlamamla bir alakası yok! ( ses yok ) Sevgili günlük; yarın ÖSS sınavı var, bana şans dile… ( ses yok ) SEVGİSİZ GÜNLÜK! ( efendim ) Bizim Türk milletinde bir şeyin bokunu çıkartmak adettendir. İçki, futbol, seks, uyku, beslenme, mezar ziyaretleri, misafirlikte kalma süresi, ders çalışma, stres atma, dinlenme, yani “ Boş vakitlerimde kitap okuyorum” cümlesi bile bir abartmanın sonucudur… O nihayetinde boş vakittir, tadını çıkartmak lazım gelir. “Günlük” olayında da bu böyle. Yahu kâğıda soru sorulur mu? Ondan medet umulur mu? Ona sadece yazarsın ve beklersin. “ Benim için şans dile sevgili günlük ” cümlesini kurabilen bir insanın şu yanıtı alması kaçınılmazdır, “ Geri zekâlı! Ben bir kâğıdım! Şans dileyemem! Derdine derman olamam! Bana yazarsın, rahatlarsın, umarsın! Defterin son sayfasına geldin, o salak çocuk seni hala sevmiyor! Bunu anlaman için daha ne olması lazım acaba!” Ama siz yine de yazın! Günlük yazın, deneme yazın, şiir yazın, oyun yazın, hüzün yazın, neşe yazın, karışık yazın, ama yazın siz, ille de yazın! “Maneviyat” kelimesinin anlamını bilmiyorken başladım ben yazmaya… Şimdi bu müstesna kelimenin üzerine atıyorum hayatla, yaşamakla ilgili bütün adımlarımı… Yazarak ve bundan büyük keyif alarak… Aklımı yiyecek oluyorum, anlatamadığımda derdimi sana, yazıyorum ama şükürler olsun. Bir de yazmasam! Sanırım, yazayamam! |