Hayalgücü
bilgiden daha önemlidir.

Albert Einstein

             


15

Eki

İlayda

Aydın Akduman tarafından yazıldı   
Hastalanmak böyle bir şey. Sen yatarsın, insanlar dolaşır. Arada bir bakarlar sana, o da acıma duygusundan ibarettir. Bu ilk değil biliyorum, her normal insan gibi gribe yakalanıyorum. Ama bu kızım için bir ilk… O beni ilk kez hasta görüyor. Doğal olarak endişeleniyor tabii. İlk hastayım dediğimde anlamadı, “Ne demek hastalık?” diye sordu gözlerini kocaman açarak. “İyi olmamak” dedim öksürürken. Melek yüzü bir anda asıldı ve başladı ağlamaya! Of Allah’ım, bu kızın ağlayışları bir türlü son bulmadı! İşe gitsem niye gittin diye ağlar, eve gelsem, neden bıraktıktan sonra geri döndün diye ağlar. Ola ki bu huyunu anasından almış… O da öyle derdi; “Terk edeceksen, erkek gibi terk et! Bunun geri dönüşü olmasın”

Benim büyük oğlanın alnıma koyup unuttuğu ıslak bez kendinden geçmişçesine ısınmışken geçirdim bunları ya aklımdan, rabbim bütün aklımdan geçirdiklerimi başıma getirecek illa ki! Tek tek seslendim her birine. Tabii ki en küçüğünün uyuduğunu unutarak…

Koşarak geldi odasından, o uyku haliyle bir de yorganını peşine takarak... “Ne oldu baba yoksa yine mi hastalandın” diye başladı tekrar ağlamaya! “Yok, kızım ne hastalanması? Sadece bir bardak su isteyecektim. Hem sana kaç kere dedim yorganını yerlerde sürükleme diye! Ben onu yıkayana kadar neler çekiyorum biliyor musun sen!” Bağırdım ister istemez, hastalık hali işte! Nereden bilirdim tam susmuşken tekrar ağlamaya başlayacağını? “Bana hep bağırıyorsun” diye koşarak gitti mutfağa. Unutacaktı hemen ağladığını, ama sözleri unutmuyordu. Sürekli yüzüme vuruyordu. O mutfağa girdiğinde, yine o garip ürperti kapladı bedenimi. Ateşler içinde yanıyorken üşüyüverdim bir anda. Neler olduğunu anlamam uzun sürmedi tabi. Duvardaki saat, sanki kolumdakiyle iş birliği yapmış gibi durdu yine. Sanırım tekrar geliyordu.

Onun gelmeleri bitsin istemiyordum. Ama gelmeleri bitmezse gitmeleri de bitmiyordu ve her gidişinde bir damla gözyaşı bırakıyordu ardında. Buna “Cennet suyu” diyordu. Ve işte karşımdaydı yine! Sanki ilk kez görüyormuş gibi çarpmaya başladı kalbim. Doğal olarak hastalığın vermiş olduğu ciğer acısı da eşlik etti. Ama hemen aklıma gideceği yangını da düştü. Daha da sıkıştı o zayıf, haplarla ayakta durabilen yüreğim. Beni hep böyle karışık duygular içinde yakalardı. Aslında beni karıştıran bir tek oydu.

- Yine hastalanmışsın bakıyorum da, haberini alır almaz geldim buralara.
- Hoş geldin de, nerden aldın ki sen yine haberimi? Ah tabi, nasıl unuturum! Benim gözyaşı pınarları bitmeyen kızım şikâyet etti galiba, di mi?
- Hoş görmek lazım, seni ilk kez hasta görüyor. Benim gibi alışık değil senede iki kez hastalanmana. Hem kızma kızımın gözyaşlarına, ağlarken bile çok tatlı oluyor. Seni anlatırkenki halini görecektin, bir an ona sarılasım geldi, ama bunu yapmam yasaklandığı için yalnızca başını okşadım o fark etmeden...
- Annesine çekmiş ufaklık, doğaldır. Yine kafasına çekti yorganı di mi?
- Yaa, hiç vazgeçer mi o huyundan! Senin inadına yapıyormuş. Ellerini açıp da daha ilk dakikadan “Babam hastalanmış anne, hastalık kim anne? Neden babamın peşini bırakmıyor? Hem babam çok mu güçsüz onun karşısında? Yoksa hastalık benim için geldi de, beni mi korudu ondan? Hani söz vermişti ya koruyacağına, ondan işte! Bir de adı varmış, hiç beğenmedim: Ortalık hastalığı. Ne olur çabuk kalksın ayağa anne, sen de yardım et ona! Allah da yardım etsin ona. Hep “Allah korusun” diyoruz, babamı neden korumuyor anne? Sevmiyor mu babamı?” dedi ve sonra ağlamayı kesip bir anda uyuyuverdi!
- Yok, bu kız ağlamamayı öğrenemeyecek! Alt tarafı bu seneki ilk hastalığım. Ama anlatamıyorum ki küçük hanıma! Neyse, artık ikinci hastalanmamda alışır bu duruma.

Gülüştük bir süre, sonra birbirimize baktık. Ona bakmayı özlemişim, resmiyle yetinirken böyle çıkıp gelmesi o kadar hoş oluyordu ki, gözlerinin renginin değişmesine bile aldırmıyordum. Sonra gözlerime bakmayı bıraktı ve tepeden tırnağa süzmeye başladı beni, utandım bir an. Gülümsedi o da utandığımı anlayarak…


- Nasılsın?
- Nasıl olayım işte, hastalıklarla uğraşıyorum. İlaçlar alıyorum bu yaşta, görüyorsun işte! Berbat bir haldeyim…
- Geçecek tüm bu hastalıklar inan bana. Yeter ki sen iyi ol. Bugün İlayda söylediğinde merak ettim, çok mu kötü bir hastalık diye! Ortalık hastalıklarından bile veremmiş gibi etkilenen bir garip sen varsın zaten. Nerelerdeydin yine?
- Sadece iş çıkışında birazcık dolaştım o kadar. Nerden bulaştı bilmem ki? Kesin iş yerinden Hamdi sayesinde oldu.

Sorgulayıcı gözlerle baktı bana bir saniyeliğine. Anladım, yine başlıyordu bozuk plak zamanı…


- Neredeydin yine?
- Eskiden buluştuğumuz sahile gittim.
- Tabii yağmurlu havada.
- Yağmur yağacağını bilmiyordum.
- Ve rüzgârlı havada.
- Rüzgârsız olsa ne fark edecekti ki? Hem bilmiyordum diyorum ya!
- Ya gitmesen ölür müsün? Allah aşkına, kaç defa söyledim sana yapma bunu diye!
- Ne yapabilirim? Seviyorum oralarda dolaşmayı! Bu da mı yasak? Artık sevdiğimiz hiçbir şeyi yapamayacak mıyız?
- Seviyor olabilirsin ama kendine de dikkat etmelisin! Çocuklara sen hastayken kim bakacak? Mezarımdan kalkıp ben mi geleyim bakmaya?
- Yalnızca seni özlediğim için gittim, ne var bunda? Özlemek de yasaktır şimdi sizin oralarda!

Bu son sözümle birazcık sinirlenmişti anlaşılan. Konuşmanın asıl ürkütücü yanı şimdi başlıyordu, çünkü o benden bir ömür daha fazla tecrübeliydi. Bembeyaz elbisesi bir anda siyah renge dönüştü. Gözbebekleri kayboldu. Artık buz gibi bakışların ve yükselmiş ses tonunun kurbanıydım, kaçınılmaz bir azardı bu.


- Sana beni özlememeni, bunun elbet geçici bir ayrılık olduğunu söylemiştim! Neden hala özlemekte diretiyorsun, anlayabilmiş değilim! Ziyaretine de geliyorum, değil mi? Neredeyse ayda iki kez görüyorsun beni! Yetmiyor mu sana? İlla dokunmak, koklaşmak mı lazım?
- Seni özlememi ben engelleyemezken sen nasıl engelleyeceksin? Öyle dediğin kadar kolay değil hanımefendi. Ölmek senin için kolay! Bulutlarda uç, sonra müsait bir yağmurda in! Gel yanıma, kızından bahset, sonra tekrar git! Dünyayı da bana bırak!
- Allah kahretsin, anlamak mı istemiyorsun sen!
- Neyini anlayacağım bu işin? Seni benden aldılar, götürdüler sana en ihtiyacım olduğu zamanda! Ve sen benden bir şeyleri anlamamı istiyorsun, olacak iş mi bu! Tek başına bu kadar çocuğu büyütmek kolay mı sanıyorsun? Oktay senin bıraktığın kadar uysal değil hanımefendi! Artık sözümü bile dinlemiyor!
- Ah, tabi işin bu konuşmaya varacağı belliydi. Hayatım, bak namazı da bırakmışsın, öyle duydum. Neden bıraktın? Hiç aksatmazdın sen? Diğer fanilerden daha rahatsın işte!
- Bıraktım, çünkü kızgınım ona! İbadete gönlüm el vermiyor! Oldu mu? Ne yapmamı bekliyor benden? “Yüce Rabbim, eşimi benden aldığın ve beni üç tane canavardan farksız veletle baş başa bıraktığın için sana minnettarım. Şükranımın borcunu nasıl ödeyeceğim sana!” Uygun mudur? Yoksa cehennemlik mi oluru mböyle konuşsam, ha! Bırak bu safsataları!
- Ya sen Yaradanına nasıl kızgın olabilirsin ki? Hangi hakla! Dünya üzerinde ölmüş karısı ile konuşabilen tek fanisin!
- Seni benden aldı diyorum, daha ne söyleyeyim!
- Beni sana verirken hiçbir şey yoktu, alınca mı kötü oldu? Zamanım geldi, aldı beni! İlerde senin de zamanın gelince seni de alacak. Bu böyle, düzenek bu şekilde çalışıyor beyefendi!
- Yapma Allah’ını seversen! Beni alsaydı senin yerine? Erkek başıma çocuk büyütmekten ne anlarım ben? Beni dünyada sensiz bıraktı! Beni dünyada korumasız bıraktı! Ne kadar bela varsa hepsini üzerime yükledi! Sonra sen gelmiş bana onu savunuyorsun! Azıcık kafanı yaşadığın cennetten uzat da bak bakalım bir insanın bünyesinde ortalama kaç tane hastalık olabiliyor! Kalp desen bende, Ciğer desen bende! Bir de kan pıhtılaşmaması çıktı, uğraş dur bakalım! Bu kadar hastalığın arasında işe git, çocuk büyüt, yaşa, yaşat… Kolay iş değil mi beyazlar içinde göklerde dolaşmak!
- Bak yapma bunu! Birincisi; ölmeyi ben istemedim, tamam mı! Sanki keyfimden ölmüşüm gibi davranma bana! İkincisi; sana bütün nimetleri verirken iyiydi! Suya, aşa, insana, anaya, babaya, dosta, düşmana, havaya… Her şeye sahipken, dünyanın en mutlu adamıyken hiçbir şey söylemiyordun! Bir anlık öksürük krizinde bile “Allah yarabbi şükür” cümlesi ile Alem-i riya’da şov yapmayı biliyordun! Azıcık sabır istiyor şimdi senden, birazcık da olsa sabredemez misin? Metanetin nerede kaldı!
- Senden başka alacak kulu yok muydu? Dünya üzerinde başka eş mi yoktu? Hem o Azrail’e ne demeli? Melek demeye bile dilim varmıyor! Nasıl aldı, nasıl kıydı senin canına! Elin sarhoş adamını bahane ederek canını alıyor, “Buyur rabbim, getirdim” diye kasılıyor, sonra da ben meleğim diye caka satıyor!
- Ona dil uzatma, onun hiçbir suçu yok! Ki ortada zaten hiçbir suç yok! O bir melek, ölüm meleği değil! Yalnızca canları Allah’a götürmekle mükellef bir varlık! Öyle şefkatle aldı canımı, öyle sakince yaptı ki bu işi, benim yaptığım tek şey ona bakmak oldu. Ne yapmasını bekliyorsun? İsyan edip şeytana mı uysun? Başınızda tek bir şeytan varken bile yoldan çıkmaya meyillisiniz! Bir de ikincisi olursa ne yapacaksınız! Azrail belki de melekler içinde en zor görevi yapıyor, herkes ondan biliyor her şeyi! Azrail can aldı, Azrail tırpanıyla dolaşmaya çıktı! Oysaki en son yapacağı şey kendi canını almak! Kötü bir melek olsa kendi canını alır mı hiç? Sizin fantezilerinize kurban bir varlık, o kadar!
- Bana onu övme lütfen, faydasız! Takatsiz kaldım, anlamıyor musun? Tükendim artık!
- İşte siz ölümlüler de böylesiniz! Ölmeden hiçbir şey kafanıza girmiyor! Biliyorum, çünkü annemin ölümünde aynı travmaları ben de yaşadım. Günlerce isyan ettim. “Nasıl benden koparabildi onu, beni bu dünyada nasıl onsuz bırakabildi” diye savurdum kendimi hayattan. Ama sen yardımcı oldun tutunmama, seninle evliydim o zamanlar! Sen de iyi bilirsin, hatırla o günleri! “Veren almış, bize uymak düşer” diye teselli eden sendin! “Ölüme üzülmek sevap, neden diye soru sormak günahtır, sorgulama ayıptır” sözleriyle erdem taslayan da sendin! Tam inancımı kaybetmişken iki tane dünyalar güzeli çocuk verdi bana, bire karşı iki! İşte o an değiştim. Anladım ki, verdiği aldığından kat kat fazla!
- Ama sen hiç bensiz kalmadın, değil mi? Ben kaldıramıyorum, yapamıyorum işte… Senin kadar güçlü değilim. Tamam, laf ebeliği yapmış olabilirim. Ama artık bu sözlere olan inancımı yitirdim!

Ağlamaya başladım ister istemez. İsyan mı ediyordum? Nasıl bu hale gelebildim? Ağlamamla o da yumuşadı, tabii ki sözleri de. Tekrar eski haline döndü. Şefkatle bakıyordu yüzüme. O da biliyordu isyanımın yalnızca sözlerde olduğunu. Kalbimin temiz olduğunun farkındaydı. Kalbimde dokunuşunu hissedebiliyordum. Elimden tuttu…

- Hem bak elindekilerle yetinmeyi de bilmelisin. Beni senden almış olabilir, hem de en vakitsiz, en zayıf olduğun anda. Ama bak, sana giderken bir kız bıraktım, onu da mı görmüyorsun? Hayatında hiç böyle güzellikte bir kız gördün mü? Koca gözlü diye dalga geçtiğin küçük kız kocaman oldu, gözleriyle sana bakıyor artık! Onu görüp nasıl şükretmezsin? Hem seni beklemek kolay mı sanıyorsun? Cennet bana dar geldiği için çoğu zaman Azrail’in yanında geziniyorum. Soruyorum ona, senin canını ne zaman alacak diye, tek kelime etmiyor! Ölümden sonra sevmenin acısını bir sen tatmıyorsun… Neyse, toparla kendini artık. Gitmem lazım. Gelişimden habersizler bu kez.
- Biraz daha kal, biraz daha bakayım gözlerine.
- Kalamam, ama tekrar gelirim. İlayda ağlamayı kesene kadar geleceğim. Eğer beni görmek istiyorsan, ona ağlama demekten vazgeçersin! Zaten ömrü boyunca ağlayacak o, değişmez artık. Sen de beni görebilirsin böylelikle.
- Ama…
- Gitmek zorundayım. Seni sevdiğimi unutma ve sabret! Az kaldı, hissediyorum. Altı yıl katlandın, biraz daha katlan.

Hiçbir şey diyemedim, öylece bir anda kayboldu. Bu seferki diğer gelişlerinden farklıydı. Özlüyordum onu, onsuz altı yılı ölümlerden dönerek geçirmişken, nasıl sabredebilirdim? Ama vakit ağıt vakti değildi. Zaman akıyordu, duvardaki saat çalışıyordu ve İlayda mutfaktan geliyordu koşarak. Suyun yarısını dökmüştü gelirken, yine dolmuştu gözleri. Gözlerinin dolmuş olması getirdi aklıma son cümlelerini. Neden ağlamasını istesin ki kızımızın? Anlam veremeden baktım öylece duvara. Gözlerimin yaşını sildim yorganıma, alnıma soğumuş bezi aldım tekrar. Uzanıyormuş gibi yaptım. İlayda geldiğinde çok şükür ki hiçbir şeyden anlayamayacak kadar saf bakıyordu.

- Al baba, getirdim suyunu.
- Sağol güzel kızım benim, yine ağlayacak mısın sen? Yoksa suyu mu aşlamayı unuttun?
- Ya hemen istedin, hemen getirmek istedim! Yarısını da döktüm, hiçbir şeyi beceremiyorum! Sen ver beni, kurtul benden!

Tekrar ağlamaya başladı. Böylesine saf bir çocuğun bu sözleri nasıl söyleye4bildiğini hala anlamış değilim. Annesinin sözünü hatırladım, “İlayda ağlamayı kesene kadar geleceğim. Eğer beni görmek istiyorsan, ona ağlama demekten vazgeçersin”. Bu cümle beynimde dönüp duruyordu ve onu tekrar görmek için canımı bile verebilirdim. Ama bir şeyleri anlayabiliyordum artık…

- Kızım bak bakayım bana, sil şu gözyaşlarını bak sana ne anlatacağım.
- Ama suyu döktüm, sen bana kızdın.
- Ya bırak suyu falan şimdi, boşver. Kızmadım. Hem sen kendi kendine başladın ağlamaya, ben sana hiç kızar mıyım? Sil şu gözyaşlarını hadi!
- Tamam, sildim.
- Bak, dün gece annenle konuştum, sana söylemememi istedi, ama söylemek zorundayım. Artık hep gelecekmiş, hep konuşacakmış bizimle. Sadece seni görmek için o kadar yolu kat etmiş bugün. Ama bir de ne görsün?
- Ne görmüş?
- Sen ağlıyormuşsun, her zamanki gibi! Ağladığın için yaklaşamamış sana, okşayamamış saçlarını. Cennette yasakmış ağlayan kızların saçlarını okşamak. Bu yüzden bana geldi. Önce kızdı, “Sen mi ağlatıyorsun bu kızı?” dedi, “Hayır” dedim. Ve bana ne dedi biliyor musun?
- Ne dedi?
- Eğer ağlamaya devam edersen, bir daha asla gelmeyecekmiş, küsecekmiş. Ama sen ağlamayı bırakırsan, o her gece gelecekmiş.
- Yani hiç ağlamamalıyım, öyle mi?

Ne diyeceğimi bilmiyordum, cümleleri kurabilmek o an o kadar zor geliyordu ki bana, son cümlemin onu kaybettireceğini biliyordum…

- Hiç ağlamayacaksın ki gelsin. Bundan sonra ağlamayacağız di mi güzel kızım? Yoksa anne bir daha asla gelmeyecek!
- Tamam, baba, asla ağlamayacağım. Söz veriyorum, erkek sözü hem de!
- Kızım sen kızsın, erkek sözü de nerden çıktı?
- Olsun, ben veririm.
- Anlaştık o zaman…

Son cümleden sonra ağladığımı görmemesi için sarılmak zorunda kaldım ona. Annesinin kokusunu taşıdığını onca yıl sonra ancak fark edebildim. Sıkıca sarıldım, ağladım sessizce.


Aydın AKDUMAN

Yazılış Tarihi: 13 Kasım 2006

Son Düzenleme: 26 Mayıs 2007


Bu sayfayı aşağıdaki topluluk sitelerinde yayınlayabilirsiniz
Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Facebook! StumbleUpon! Yahoo! Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
küçült | büyült

busy
 
     
 
 
     
Sanatyorum.com'da yayınlanan eserlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarına aittir.
Sanatyorum.com bu sebeple sorumlu tutulamaz. 2005-2008