 Yürüdük...
Yolun bittiği yere kadar yürüdük... Sonra bir akşam üstü yürüdüğümüz, gözlerimizde yaşın, ayaklarımızda dermanın kalmadığı yerlerden sesler gelmeye başladı...Akşam üstüne bir kala, bir ara yürüdüğümüz yerlere kadar gittik bir zaman... Ne sebeptendik bilmiyorduk ama.Bilinmezlik konulu amalarla doluydu,bir ara yürüdüğümüz yerlere gitme telaşımız, ama neydi faili yaşadıklarımızın da, her şey bu kadar meçhuldü... Bir insan ömrü kadar mıydı diyorduk altı saat? Ya da altı saat bir ömre sığıyor muydu? Bilmiyorduk, gerçekten bilmiyorduk... Milyonlarca beynin fırtınasında, bir gencin çığlığıyla uyanıyordu tüm beyinler... Kanamalar oluyordu içten içe...Koltuklar sıkıyordu parmaklar bir ömrün bittiği yere... Yürüdük...
Yolun bittiği yere kadar... İçinden çıkılmaz, anlamlarını bilmediğimiz şeyler fısıldadık sonra birbirimizin kulaklarına...Dualar... Her şeyi ayakta tutan,bir insan ömrünün varlığıyla yokluğu arasına sıkıştırılan dualar... Okuduk... Altı saat kadar okuduk ama.Ama bilmiyorduk yine de.Bize öğretilen Allah’tan ümit kesilmezdi...Çaresizlikten mi bilmiyorum, bu kez bize öğretileni tam anlamıyla uyguladık... Ben babamın sıkkın dişlerinin arasında ya da annemin dövülmekten bıkkın dizlerinin arasında kayboluyordum...Evet bir idare şekliydi, aile içi erkek çocuk sabrı...Bağıra çağıra ağlayamamak koysa gerekti benim de en hassas yerlerime... Sonra yürüdük... Bir baktık, ben yirmi iki yıldır, farkında olmadan, ışığın geldiği yöne, vasat değil, ivmesi kuvvetli adımlarla seyir halindeymişim... Ama annemden duyduğum ilk sözdü, “ Oğlum Başak öldü...” İçlerinde canımdan, kanımdan, etimden suyumdan bir benin de bulunduğu bir yoldalar idi aslında onlar...Onlar aslında kazaya gitmemişlerdi, kaza eseri de olsa. Sadece onlara gelen felaketin ( buradaki ‘felaket’ sözcüğü gerçek anlamıyla kullanılmıştır) farkında değillerdi o kadar. O kadar değil! Evet, geride bırakılmış aslında o kadar şey vardı ki, ki zaten bir gün geride bir şey kalmayacak... Bilmiyorduk yani...Bilemiyorduk... Belki de biz bilmeyi beceremiyorduk. Akıl sır ermez bir muhabbetti çünkü insan ömrü! Bir ömür sonuydu belki felaketlerin en büyüğü! Kara haber tez duyulur cümlesi, o sıralar herkes tarafından onay görmüş ve Türkçe’mizdeki kariyerinde en parlak dönemini yaşamıştı... Çünkü herkes biliyordu ki artık, kara haber tez duyuldu... Çünkü esnaf önü geyik muhabbetlerinin temelini oluşturuyordu “ Ulan hayvan! Ehliyeti bakkaldan mı aldın” cümlesi.Ciddi konularla, muhabbet konusu arasındaki farkı çözümleyebilecek kapasitemiz yoktu hala bizim.Çünkü başkaları bize ağlarken, onlarla dalga geçebilme özgürlüğünü hala ve ısrarla hissedebiliyorduk kendimizde... Burası Türkiye lafının ağızlarda sakız olduğu bir coğrafyada, bu ve benzeri felaketlerin son bulacağı, hayal değil de neydi! Ve bir kadının kucağında, trafik denilen bir kaza sonucu can verdi, kendi çocuğu... ( Ve halamın kucağından kaldırdılar, kendi kızı Başak’ın cenazesini...) Artık ne yapsak boştu... Belki de o sıralar doğruluğundan şüphemizin olmadığı tek konu buydu...Ve ağızların ortak fikriydi, şu çaresizlik cümlesi : Bu da Allah’tan... Sevinsin mi insan? Üzülsün mü insan? Bir yanda acılı, ki acısını kimselere anlatamayan, çünkü mantıklı, ateş düştüğü yeri yakar felsefesini özümsemiş, kırılgan ve yıpranmış bir aile... Diğer yanda da, bağışlanan şeylerin farkında, daima şükreden, gidene ezilen, kalana sevinen bir grup insan topluluğu...
İşte hayat denilen bu sıradan geyiğin, acılarla zorluklarla, acı dediysek eften püften değil,yani yutulur cinsten hiç değil, bu tür yakan yıkan şeylerle karşımıza çıkması, bizi adam eden, doğruyu bulmamıza ve bulduklarımızı aktarmamıza yardımcı olacak, neyin, ne kadar çok kıymetli olduğunu bize anlatan ve bu kadar adamlık sıfatını gözlerle görünür hala getirirken bu geyik muhabbeti, şaka olsun diye içimizdeki “Başak’ı” alıp götürmemiştir herhalde... Ve nice başaklar çiğnenecek böyle giderse, göz göre göre hem de... Ümitsiz bir yazı değil bu yazdığım! Elbet bir gün benim ülkemde de ehliyet bakkaldan alınmayacak! Yani o belgeyi almakla ekmek almak arasında dağar kadar fark olacak!Elbet bir gün benim ülkemin hiçbir yerinde trafik kazası olmayacak ve artık biz bu yüzden nice başakları toprağın altında bırakıp dönmeyeceğiz endişeli evlerimize... Elbet bir gün diye başlanır her zaman umut vadeden uzun cümlelere... Elbet bir gün, bir yerlerde bir ışık yanacak, memleketim üstüne... Elbet bir gün... |