 Oğlum, Artık sona yaklaşıyorum. Elindeki bu mektup, benim dördüncü ve son mektubum. Etrafımda kâğıt yığınları görmekten bıkmış olsam gerek, kurşunkalem ile yazmayı daha uygun gördüm. Tükenmez kalemlerin tükenmelerine karşı büyük bir nefret beslediğimi bilmeni isterim.
Alışamadım bir türlü. Aldığım ilaçlar yüzünden zaten elim tutmuyor. Gücüm tükenene kadar yazacağım sana. Eğer yazımı okuyamazsan ya da anlayamadığın kelimelerle karşılaşırsan, benim yaptığımı yap. Aklından geçen ilk kelimeyi oturt. Alışkanlık oğlum, sana nasihat vermek niyetinde olmasam bile, nasihatlerin gölgesinde büyüyen bir insan olduğum için bu huyumdan bir türlü kurtulamıyorum. Konuya hemen girmek isterim. Hayatımda yalnızca bir kişinin bildiği bir sırrı, seninle paylaşmamın vakti geldi. Bu sır beni nasıl vurduysa, seni de can evinden vurabilir. Fakat bana inanmalısın, bunu yalnızca senin iyiliğin için yaptım…
Oğlum, sen bu dünyanın ne çirkef olduğunu bilmezsin. Hele dünya üzerinde baba olmak... Hiçbir baba, evladının hayatının kendi yazgısıyla ilerlediğini görmek istemez. Ben, pek parlak bir hayat yaşayamadım. Karnım doydu, ailem yanımdaydı, her şeyim vardı. Ama hastaydım. İçimdeki manevi boşluk ve bencillikle süslenmiş mantık dışı isteklerim, aklımı kaçırmama yetti gençliğimde. Ama bunu gizleyebilmiştim, bu soğuk hücreye gelene kadar… Ben bir erkek evlat olmanın yükünü taşıyamadım. Bu ağırlık omuzlarımda hala duruyor. Bana yüklenen vasıfların hiçbirini kabul edemedim. “Sen egemensin” dediler. “Erilsin, her şeye kadirsin toplumda. Ezensin, koruyansın. Ataerkil toplumdasın, kadın her zaman senden sonra gelir.”. Ben bunlarla büyüdüm oğlum. Ama olmadı, sürekli içimde bir şeyler engel oldu bana. Sigara içemedim mesela. Arkadaş ortamından çok dışlandım bu mühim görevi yerine getiremediğim için! Ve içki de kullanmadım, ne yazık! “Erkek adamın içmediği görülmüş müdür?” soruları eşliğinde kaç türlü lakap edindim, bilemezsin. En önemlisi, kadınlara değer verdim ben oğlum. “Hiçbir büyük günah yoktur ki bir başka kadının kanına girmek kadar azap verici olsun”. Bunu kabullenmiştim, ama hor görüldüm. Erkek olmam istendiğinde, bu sözü hatırlatırdım. Hiçbir kadının kanına girmedim oğlum. Acı olan nedir biliyor musun? Bu konuda en büyük darbeyi kadınlardan yedim. Kendisine değer verdiğim varlık, nedense benim gibi bir insana alışamadı. Annene gelene kadar, darbelerin sonu gelmedi. Daha birkaç küçük görevi yerine getiremezken, kendi parçamı nasıl yetiştirecektim? Senin sırtına bu yükü asıl atabilirdim?
Bu yüzden, ben hep bir kızım olsun istemiştim. Kendimi koruyamamam, karmakarışık dimağımın en vahim sonucu olabilirdi. Ama bir kızım olursa, onu pekâlâ koruyabilirdim. Görgüsünü annesinden, fikirlerini benden alırdı. Fikirlerimin zaten topluma uymadığını ve toplumun da kadınların fikrini önemsemediğini düşünürsek, bu sanırım pek sorun olmazdı. Ona dokunabilecek en küçük canlıyı gözümü kırpmadan öldürebilirdim. Büyütür, güzelleştirir, eski zaman İstanbul hanımefendileri gibi yetiştirebilirdim. Hayırlı bir damat bulur, gelin olduğu gün bir gözümü nazar boncuğu gibi yüreğinin üzerine asabilirdim. İhtiyarlar, onun nasıl bir yuva kurduğunu izlerdim. Kendimle övünebilirdim hatta! Belki o zaman mesut ölebilirdim. Ama oğlum, eğer sen doğsaydın, bana çekmek zorunda kalacaktın. Bilirsin ki, her evlat babası gibi olmak ister. Ben sana beni veremezdim. Sen, ben olamazdın. Geceler boyu dua ettim, ilk çocuğumuz sen olma diye. Annen ise aksine, hep bir erkek evlat özlemi içindeydi.
Olmadı oğlum, dualarım yeterli gelmedi. Sen bana Allah’ın bir emri olarak geldiğin gün, ben yeni sıyrılmıştım hastalığımdan. Annen bana senin geleceğini söylediğinde, isyanımın son raddesi sayabileceğim bir tokat atmak geldi içimden. Ah, sevgi ne kadar da değer görüyor! Sevinçten gözü hiçbir şey görmüyor, neler yapacağını tek tek anlatıyordu. Bütün ailede büyük bir sevinçle karşılandın. Hediyeler alınmaya başladı sana. Ama kimse benim farkımda değildi o zamanlar! Hastalığım gizlice ilerliyordu. Kontrol edemiyordum. İlaç tedavisini ise bırakmıştım. Sağlıklı düşünemiyordum oğlum… Günlerce doktor kapısı aşındırdım. İlaçlar, tedaviler aradım. Kürtaj geçiyordu aklımdan, ama annen asla buna razı olmazdı. Hem o vakit delirdiğimi iddia eder, beni şu an bulunduğum hücreye tıkarlardı. Keşke buna imkânları olabilseydi…
Son çaldığım umut kapısında rastladım seni cennette bekletecek olan ilaca! Hayatım pahasına korumaya yemin ettiğim kadını, kendi rahatsız düşüncelerimle zehirledim. Günde bir doz yeterliyken, ben işi sağlama almak için, üç doza çıkardım. Merak etmeye başlamıştı, günde üç kez çay mı içilirmiş? Kandırdım onu da bir süre, “Hamileliğin bu döneminde böylesi adetler iyi olurmuş.” diye telkin ettim. İnanırdı bana, zaten bana bir o inanırdı oğlum. Doğacağına da inanır, sürekli o günden bahseder dururdu. Kaynanamın ördüğü eski zaman patiklerini koynuna alır, yüzünde en güzel gülleri kıskandıran tebessümü ile yumardı gözlerini. O uyurken ben şarkımızı çalardım ona. “Gözlerin doğuyor gecelerime” derdim. Uykuya geçene kadar ninni gibi söylerdim. Uyuduktan sonra onu izlerdim. Çabuk doğmanı istiyormuş gibi hızlı nefes alırdı. Gözü açılır gibi olur, derin bir nefes bırakır, tekrar rüyalara dalardı. Bilemezsin oğlum, sevdiğin kadının hayallerini nasırlı ellerle boğmanın acısını bilemezsin! Çok acı çektim, ama hastalığım ilerlediği için, yaptığımı oldukça normal buluyordum…
Aradan iki ay geçti oğlum. Annen hastalandı. Hastaneye gittiğimizde, birkaç düzine tahlile gerek kalmadan, senin ölüm haberini aldık. Ölü olman o an ne güzeldi oğlum, annenin çığlıklarını duyamaman ne iyi oldu! Soğuk bir koridorda saatlerce ayakta bekledim. Ameliyat bittiğinde, sen gitmiştin. Artık yoktun! Bu dünyaya gelmeyecektin! Benim çektiklerimi çekmeyecek, hiçbir zaman bana benzemeyecektin! Güldüğümde, deliliğime verdiler. Ama annen hiç gülmedi. Ona tekrar çocuğumuz olur dediğimde, elinde patiklerinle kilitleniyor, öylece dışarıya bakıyordu. Gülüşüne dünyaları verdiğim kadından yaşam sevincini almıştım. Gözleri her saniye nemli bakıyordu. Evde ne kokusundan eser kaldı, ne de şen sesinden.
Annen daha da hastalandı oğlum. Gün geçtikçe soldu benzi. Önce soğuk algınlığı sandık. Ama rengi değişiyor, konuşmuyor, yemiyor, içmiyordu. Ah evlat, seni öldüren ilacın onu da öldüreceğini nerden bilebilirdim? Çok geçmedi, bir sabah ezanında geldi annen yanına. Giderken gülümsüyordu. Bense ağlayamıyordum bile. İki cana kıyan bir insan nasıl ağlayabilirdi?
Cenazeye yakın dostum D… geldiğinde, ahmaklık edip ona her şeyi anlattım. Beni dinlerken yerinden sıçrıyor, hiddetini dizginleyemiyordu. Bana tiksintiyle bakıyordu! Yaptığımın doğru olduğunu ona anlatmaya uğraşsam da, o bir yandan ağlıyor, bir yandan kimselere belli etmeden lanetler yağdırıyordu. Yıllarımı verdiğim dostum, beni tek bir kalemde sildi. Son dostumu da böyle kaybettim oğlum.
Yalnızlığı ben yazdım oğlum inan, en iyi ben yazdım! Allah’ın verdiği deliliği iyileştirmeye çalıştım, ama yapamadım. Beni hiçbir zaman affetmeyeceksin biliyorum. Zaten affedilmeyi artık beklemiyorum. Ama olur ya, cehenneme düşersem, sen bana benzeme. Ateş yalnız ateşi yakar.
Mektubumu burada sonlandırıyorum. Annene yazmıştım üçüncü mektubu ama cevap vermedi. Görünüyor mu yoksa yukarıdan her şey? Yoksa bana hala kırgın mı?
Size elveda demeliyim sanırım, ama buna bile hakkım olduğunu düşünmüyorum.Sağlıcakla kalın oğlum.
Beni affet. Baban, Aydın.
 |