Rüyaları gerçekleştirmenin
en kısa yolu uyanmaktır.

Emerson
Anasayfa Hikayeler Çocukluğum

             
Çocukluğum
Aydın Akduman tarafından yazıldı   
Pazartesi, 15 Ekim 2007 12:28
Yağmuru bile körfezi gibi kokan koskoca İzmit… Senin çizgilerine basmadan yürüdüğüm kaldırımlarında tekrar, ama yalnız yürümek de varmış. Ellerim cebimde üst geçitten fuara giderken, nedense hep yalnızdan da yalnız hissederim kendimi. Yağmurun da kokuyor, anladım ama; yazın ortasında bu soğuk hava niye? Aklımdan bunlar geçerken geldin aklıma sen… Çocukluğum… Küçüksün, bilmezsin sen halimi. İyi ki fuarın kapalı olduğu bir gün karşılaştım seninle. Hadi birazcık sana büyümenin ne olduğunu anlatayım…

Mesela, şu anda büyüksün ve kulağında en acı şarkılarla, ahmakıslatan yağmurun altında yürüyorsun. Yanından geçen karşı cins seni birazcık da olsa yakışıklı görsün diye, gözlerini kısıp yürüyorsun. Az önce kızdığın rüzgârın da yardımıyla, yarı dökülmüş saçların uçuşuyor; sense uzaklara bakıyorsun…

Ama sen böyle değildin mesela. Babanın serçe parmağından tutunarak fuarın yollarını aşındırmak senin için çok zevkliydi di mi? Küçücük elinin seni babana bağlaması, korunduğun hissini veriyordu… Bir an bile bıraksan, seni koruyan o koca dağın uzaklaştığını hissetsen, ağlayabilecek kadar özgürdün… Ağlamaya özgür olmak…

Şimdi böyle değilsin. Babanı ayda yılda bir görüyorsun, daha serçe parmakta mısın sen? Onu özlediğinde ağlayamıyorsun bile! Boğazına düğümlenen bütün gurbet cümleleri, birbirinizi teselli ederken yutulup gidiyor… Oysa kolaydı ağlamak bir şeker ya da alınmamış kâğıt helva uğruna. Şimdi ben hangi derdime hangi zaman diliminde ağlayacağımı şaşırıyorum.

Fuarın lunaparkında, eline sıkıştırılan küçük jetonlarla bir oraya bir buraya koşuşturuyordun. Annenin arkandan “yavaş koş, düşeceksin” diye bağırması mıydı hoşuna giden, yoksa onu kaybedecek olmanın korkusu ile ikide bir arkana dönerken yüzüstü düşmek mi? Şimdiyse, cebinde sadece eve dönebilecek kadar paran var… Arkanı döndüğünde ise yalnız seyyar satıcılar gülüyorlar yüzüne. Ve lunaparkta aslında hiç boş yer kalmadı o binmek istediğin, ama yaşının bir türlü yetmediği tehlikeli oyuncaklarda.

Sen şarkıları yalnızca akşamları annemiz üstünü örttüğünde ondan duyardın. Bazen anlardın bazen anlamazdın. Ördeğin yeşilbaşlı oluşu hiç ilgilendirmezdi seni. Ama uyurdun işte… Ya da Yonca Evcimik “bandıra bandıra” yerken, arkadaşlarınla onun taklidini yapmaktı o şarkıları dinlemek. Şimdi ise türkülerin sürüm sürüm süründüğü barların yanından geçerken algılayamıyorsun müzikleri. Algılasan ne olacak? Artık müzikleri bile ayırdılar, yollar koydular…

Geceleri uyumadan önce içtiğin kaynatılmış süt, daha kokusunu almanda uyuturdu seni, iyi hatırlarım. Hatta hemen kaymak tutmasın diye; hızlı hızlı içer, kendi ağzını yakışına yine kimsenin anlamayacağı sebeplerden dolayı gülerdin. Uyurdun hemen o sütün ardından… Annen sabunlu bezle silmesin diye kaçtığında, olmayan bıyıklarında birikmiş sütü yorganın sana bakan kıyısına silmek de zevkliydi senin için. Şimdi ise masana; hiç sevemediğin meze adlı arkadaşını getirmeden uğramayan, yüzü senden beyaz o aslan sütü bile uyutamıyor seni. Buz gibi havada, inadına buz gibi içmek var ya; kolaysa gel de sen uyu…

O zamanlar tasasızca salıncaklarda arkadaşlarınla atlama yarışı yapıyordun. Dizinde kuruyacak kandan daha önemliydi birinci gelmek. İşin ucunda bakkaldan gofret almak vardı, varsın kanasındı o diz… Annemizin o kanı silecek bezi vardı her zaman… Tasasız saniyeler…
Ama şimdi öyle değil hayat küçüklüğüm, rahatça sallanamıyorsun salıncaklarda! Sana belirli salıncaklar verildi; ya sağdaki salıncağa bineceksin, ya da soldakine. Her iki yolda dizin de kanayacak, başında… Ama kurumuş kanı silen bir annemiz olmayacak o zaman! Ne de olsa seçilmiş yolların seçilmiş hayatlarını yaşıyorsun, bırak da dizinin kanını salıncağın ortası silsin.

Akşama kadar sürekli bir topa vurmak, ya da karşı cins olduğunu kavrayamadığın arkadaşlarına gereksiz sataşmalarda bulunmaktı en büyük eğlencen. Ama akşam ezanı oldu mu eve girmek gibi bir zorunluluğun vardı, çünkü evinde yemeğin vardı ve saat hep 7 olurdu.
Şimdi ise, yollarda umarsızca gezmenin verdiği uyuşmuşlukla, namazda gözün olmamasına rağmen kulağın ezanlarda yaşıyorsun sana verilen yirmidört saatlik süreyi. Ama ağlamak için zaman kalmayınca, hep yirmibeşinci saate atıyorsun hüzünlerini…

Ve annemiz… Her gece sen uyurken gizlice gelir, bin bir türlü dua ile, deliler gibi yatmanın sonucu yerlerle haşır neşir olmuş battaniyeni üzerine örterdi tekrar. Sen üşüme diye, dualarla ısıtırdı. Her okula gittiğinde, gelene kadar aklı sende kalırdı. Yarım saat geç gelsen, zaten hassas olan tansiyonu yükselmeye başlar, senin gelişinle o tansiyon sana azar patlaması olarak geri dönerdi. Sense: “Of anne ya, arkadaşlarla geldik” yüzsüzlüğünü gösterirdin her an…
Bir o değişmedi biliyor musun? Bir o aynı kaldı bizim yüreğimizde. Hatta beş dakika önce aradı beni, yediğimi bile bile aç olup olmadığımı sordu, paramı sordu ve ağladı… Hala ağlar bizim için, hala battaniyesi ile gezer rüyalarımızda. O duaları hiç bitmedi… Ama ben ısınamıyorum o olmadan, sürekli bir ürperti oluyor taşıyamadığım bedenimde. Sürekli, “anne” diye bağırıyor yüreğim her düştüğümde… Neyse… Sen görme bari gözyaşımı, yeterince madara oldum!

Ve aşk, çocukluğum. Aşktan da bahsedeyim, bırakacağım seni. Malum, annemiz merak eder.
Aşk denilen şeyi, eşleri ölmüş anneannemiz ve büyükbabamızın evlenmesi olarak algılardın hep. Onlar evlenseydi ya, herkes mutlu olsaydı ya? Ya ilkokuldaki ilk aşkına ne demeli? Sırf onun sınıfında bulunabilmek için arkadaşını dövmene ne demeli? Bunlar sana anlamsız gelirdi o zamanlar… Ve onun saçını çekmekti sevmek! Kolunu sıkıp, canını yakmaktı…
Ama şimdi öyle değil be çocukluğum. Birileri senin yüreğini sıkarken hiç umursamıyor canının yanıp yanmamasını ve sen her seferinde sıksın diye veriyorsun yüreğini tüm o maskeli esmerlerin eline. Bu seferde onu unutmak için bekliyorsun yirmibeşinci saati. İşte aşk da böyle bitiyor senin içinde çocukluğum.

İşte böyle, çocukluğum. Büyümek dediğin şey, aslında her gün senden uzaklaşmak demekmiş. Hala dizimde senden hatıra bir yara izi durur, arada ona bakar anarım seni…

Ah be çocukluğum… Sen rahattın, sen çocuktun, ve sen öyle de kaldın da;
Olan bana oldu,
Ben büyüdüm…

Aydın Akduman, Yazılış Tarihi: 16 Eylül 2006, Cumartesi…Son Düzenleme: 26 Nisan 2007


Bu sayfayı aşağıdaki topluluk sitelerinde yayınlayabilirsiniz
Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Facebook! StumbleUpon! Yahoo! Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
 

Yorum ekle

:D:lol::-);-)8):-|:-*:oops::sad::cry::o:-?:-x:eek::zzz:P:roll::sigh:


Güvenlik kodu
Yenile

     
 
 
     
Sanatyorum.com'da yayınlanan eserlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarına aittir.
Sanatyorum.com bu sebeple sorumlu tutulamaz. 2005-2008

Güzel Sözler