 Sağ elini sol elinin üzerine koymak, belki de ilk kez bu kadar ağrına gidiyordu. Ağrına giden sadece o değildi. Olması gereken gerçek ve inanması gereken şeylerdi. Namaz kılmak bu kadar zor değildi onun için, önceden birkaç kez kılmışlığı vardı. Cumadan cumaya…
Ama bu sefer çok zordu. Hayatında ilk kez cenaze namazı kılıyordu. Hayatında ilk kez, sanki kendisininkiymiş gibi kılıyordu cenaze namazını. En yakın arkadaşıydı çünkü toprağın şefkatine gönderip, arkasından yas tuttuğu. Kanına kadar her şeyini paylaştığı, yeri geldiğinde canını vermeye hazır olduğu ve kardeşim dediği insanın, birkaç dakika sonra toprağı üzerine bir yorgan gibi alacak olması; gitmemesi gerektiği halde ağrına gidiyordu.
“Öyle ya, canı veren almış, bize sadece arkasından dua etmek düşer, fazla sıkmamak lazım canımızı”.
Geçmişte söylediği sözler bunlardı aşağı yukarı. Ama şimdi söyleyemiyordu. Yutkunamıyordu, kafasını bile kaldıramıyordu imam dua ederken! Sanki onu o öldürmüştü. Ya da biraz daha bakarsa, arkadaşının tabutundan çıkıp “Ben ölmedim” diyeceğini düşünüyordu. Aslında hiçbir şey geçmiyordu aklından. Arkadaşı kendisiyle götürmüştü düşünme yetisini. Ona sadece duygularını bırakmıştı sanki. Ama yine de ağlayamıyordu, gülemiyordu, gözlerini ayıramıyordu. Bir an cesaret edip kafasını kaldırdı. Başını kaldırdığında, arkadaşının annesini görmemek için içten içe dua ediyordu. Derin bir oh çekti. Karşısında arkadaşının sevdiği kız duruyordu. Kız, acı doluydu. Ağlıyordu arkasından “sevemediğinin”… Gözyaşı yerine sanki pişmanlık akıyordu gözlerinden. “Keşke seni sevseydim” diye düşünüyordu. Ya da arkadaşı öyle düşünmesini istiyordu. “Ben seni sevemedim, gözyaşlarımı yolluyorum, onlar seni benden daha fazla sevecekler, bırak, toprağa değil, kalbine karışsınlar…” Bu sözleri haykırır gibi ağlıyordu “sevemeyen” kız… Onun yanındaysa, arkadaşını uzaktan yakından tanıyan arkadaşları duruyordu. Hepsine bir hüzün çökmüştü. Olması gerekende buydu ona göre. Hala etrafa bakma cesaretini gösteremiyordu. Duymak istemiyordu, ama nereden geldiğini kavrayamadığı çığlığı duyuyordu ve kimden geldiğini biliyordu. Arkadaşının annesi artık ağlamaktan yorgun düşmüş, ağlaması sanki canını veren bir insanın hırıltısına dönüşmüştü. Her zaman televizyonlarda izlediği bir sahneydi bu. Soğukkanlılıkla izlerdi hep. Ama bu sefer başkaydı. Bu sefer ağlayan da oydu, inleyen de, sevemeyen de ve ölen de!
Son dualar okunuyordu. Bu kadar mıydı yani? Arkadaşı gerçekten gidiyor muydu? Neden hala çıkmadı mezarından? Neden hala “ şaka yaptım” demiyordu? Filmlerde oluyordu ama! Hayat hiç de filmlerdeki gibi değilmiş. Filmlerden düşününce, arkadaşının bir gün bir pastanede söylediği sözler geldi aklına…
— Ya abi, benim anlamadığım bir şey var. Bu saçmalık tüm filmlerde var ama. — Ya bırak, sen ne zaman anladın ki bir şeyi? — Ciddiyim ben! Bak herkese sordum sana da sorayım— Sor. — Neden filmlerdeki cenaze sahnelerinde yağmur yağar? Zorunluluk mudur bu yani? — Ne bileyim ben, saçma sapan sorular sorma bana! Aklına gele gele bu mu geldi?
Bu sözleri düşünürken birden etrafı buğulu görmeye başladı. Gözkapaklarını kapatsa yaşlar akacaktı yanağından. Elinden geldiği kadar açık tutmalıydı. Tam o sırada, ürpertici bir gök gürlemesi duydu. Başını yukarı kaldırdığında, alnına bir damla yağmur düştü. Sonra bir tane daha… Şimdi anlıyordu galiba neden “her cenazede yağmur” yağdığını. Bunu arkadaşı da anlamıştı kesinlikle. Çünkü yağmurlar onun için yağıyordu. Ve o da rahatça kapattı gözlerini, bıraktı artık gözyaşlarını. Yağmur yetişmişti imdadına. Ve deli gibi ıslanırken, aklından Barış Manço’nun sözleri geldi…
“Gökler ağlıyor dostlar, ben ağlamışım çok mu? Rahmet yağarken dostlar, ben ıslanmışım çok mu?” Aydın AKDUMANYazılış Tarihi: 24 Şubat 2006Son Düzenleme: 09 Mayıs 2007 |