 Kadim dostum, Sana uzun zamandır yazamıyor olmanın verdiği o ezik duyguyu tanımlayarak başlamak istemesem de satırlarıma, engelleyemediğim garip bir dürtü ile özür dileme isteği doğuyor içime. Gerçi gördüğün gibi; artık yazılarıma kâğıdın ortasından başlamıyorum.
Bu tür genç delilikleri bırakalı yıllar oluyor. Aslında farklı bir fikirdi benim savunduğum. En yakın arkadaşını sevecek, ona gönül bağlayacak kadar özgür olan bir seksen dörtlünün, yazacağı aşk nağmelerine herhangi bir kâğıdın herhangi bir noktasından başlamaya da özgür olması garipsenmemeliydi. Ki tek garip ben değildim, ama akıllı görünmenin erdem sayıldığı bir yaşta benim gibi seven insanların rol kesmesi sonucu; tek deli ben kalmıştım.
Mesela; sana değil de ona yârim demiş olmam ve ona değil de sana kardeş gözüyle bakmam, delilik denen o zevkin en büyük ispatı değil midir? Zaten her vakit garip sözler karşılamaz mıydı bizi, gönül mevzu bahis olduğu zaman? Akıllılara göre, dosta sevgili denmemeliydi. Diyorsak, unutmalıydık. Unutamıyorsak, unutmalıydık. Üstelik bu garip erdemin en son noktasına varmak, sevgiliye “dostum” demekten geçiyordu. Ama bana bu kadar akıllıca davranmak, delilik gibi geliyordu, haksız mıydım? Dayatma kurallarla öldürülmüş bir sevgiden bahsediyoruz biz, bari sen katıl bana!
Yine lafı uzattım, affeyle…
Sana ayrı geçirdiğimiz yılları anlatmak değil aslında niyetim. Belki geçmiş zamanların rüzgârı, sırtına anason kokusunu yüklenmiştir de, “maziyle sarhoş olmak” deyimini fütursuzca her hücremize işlemek için gelmiştir. O rüzgâr beni sardığı vakit, kaldırımlarında yürümekten usandığım istasyon caddesinde boş boş vitrinlere bakmakla meşguldüm. İster istemez anılarım canlandı. Bir zamanlar önlerinde durmaya kızdığım vitrinlere şimdi benim bakıyor olmam, akıllandığımın göstergesidir, gurur duymalısın! Hatırlar mısın, benim hep sağ tarafımda yürümek gibi bir saplantın vardı. Ben anlam veremezken, sen anlamlandırma isteği duyar, güya yürürken -nedense- hep sola doğru yöneldiğimi iddia ederdin. Kızdırırdı bu beni hep. Ama artık mühim değil, kızmıyorum. Zaten genelde hep sol gözümün seğirmesi bunun ispatı olmuştur da, erkekliğime yedirememişimdir.
Ha bir de görüntüme takılırdın sürekli. Bir bayan olmanın verdiği cesaretle, sakallarımı sürekli kesmemi öğütlerdin bana. Bu da beni çileden çıkarırdı. Lisede her daim kesmek zorunda kaldığım için çıkmamış sakallarımı, şimdi kesmemek adına elime geçen her fırsatı değerlendiriyorum. Üniversite açıkken imaj kaygısı diyorum, kapalıyken tatil rahatlığı… Belki dediğin doğruydu, bir karış sakalla sevgili bulamayacaktım asla. Ama bu da fazla akıllı gelmez miydi bana? Zaten sakalı bu yüzden bırakmaz mıydım? “beni seven görünüşümle değil yüreğimle sevsin” diye delice bir fikrim vardı. Ama nedense bir türlü akla uygun bulunmadı bu sözlerim. Ne yapalım, delilik der geçiştiririz. Galiba artık tatilde de kesmeliyim sakallarımı…
Geçen gün, Meydan Camii önünde rastladım bizim deli Faruk’a. Deliler âleminin kralı, idolümüz, her zaman ulaşmak istediğimiz son nokta. Ama o da akıllanmış, biliyor musun? Üstelik yaşlanmış. Hafiften de kilo almış kerata, akıl yaramış mı ne? Pek çökmemiş olsa da, yüzünde tam sekiz tane derin çizgi saydım. Neden diye düşünmedim aslında. Zamanla değil de, yaşanılanların acıttığı ölçüde yaşlanıyorduk ya biz; galiba bu masum kurala bir tek ben uymuşum.
Ayaküstü akıllı yaşamlarımızdan bahsettik. Bir ara çok garip bir cümle çıktı sararmış, sigara hastası dişlerinin arasından. Anlamazlığa verdim, tekrar ettirdim. Doğruymuş duyduklarım…
Kadim dostum, sen ölmüşsün? Hem de birkaç gün önce!
Şaşırdım doğal olarak! Bir süre baktım etrafa. Her ölüm haberi duyan insanın yaptığı gibi, derin bir nefes vererek yere eğdim başımı, sustum. Ne kadar suskun kaldığımı hatırlamıyorum, başımı yerden kaldırdığımda, Faruk arkasını dönmüş, dükkânına doğru ilerliyordu.
Kızdım aslında sana. Ben günlerce boşuna mı boğaz patlattım Azrail hakkında? Başka işim yokmuş gibi anlatmadım mı sana saatlerce: “Azrail’e şöyle çelme takacaksın, böyle atlatacaksın onu” diye? Demek ki sende dinlememişsin beni! Sen ölmüşsün…
Oysa ben bu mektupta, “Şehre geldiğinde bana ulaş, yâd etmemiz gereken eskimiş yıllarımız var” diyecektim. Buluşacaktık bu cümle üzerine, eski dershanemize gidecektik. Hocalarımızla konuşmak isteyecektik, onlar bizi tanıyamayacaklardı. Neden sonra anlayacaktık onların aslında ödediğimiz aidatlar kadar hocamız olduklarını! Susup çıkarken, gençliği ne kadar vahim durumda olduğunu sessizce tartışacaktık. Düşük pantolonlarını, dikilmiş garip şekilli saçlarını, bozulmuş Türkçelerini, hocalarına ve büyüklerine karşı tutumlarını, tıpkı yirmi üç yaşında iki ihtiyar gibi eleştirecektik.
Belki her zamanki pastanemize geçecek, geleceklerimiz için kaygılanacaktık. Öyle ya, akıllı insanlar bunu yaparlar! Ama sen birazcık erken kalktın pastanemizden. Ne akşam saatinin ürkünçlüğü seni yutmasın diye, her an darbelerle harap olacak bedenimi feda ederek evine kadar eşlik edebildim; ne de ailen görmesin diye, eve yüz metre kala ayrılıp, arkandan seni kollayabildim sen eve girene kadar.
Sana elveda da diyemedim. Ne mutlu ki, aklımı oynattım bu veda sahnesini yaşayamadım diye! İşte insan böyle deliriyor, şimdi anlamışsındır beni umarım!
Ani ölümün birçok planımı altüst etti, bunun için de ayrıca kızgınım sana! Mektubuma atacağın cevapta, bana hasretini çektiğim cehennemin birkaç fotoğrafını yollarsan, belki seni affedebilirim. Eminim ki, yüreğimde yalnızca saçlarını okşayarak öldürdüğüm, sevdiğim kız da ordadır, özellikle onun yanışından bir kare istiyorum! Fotoğraflar net çıkarsa, her hücresine kadar nüfuz eden yangını görebilirim!
Yine delirdim, affeyle…
Mektubuma son verirken, cennette mi yoksa cehennemde mi olduğunu tahmin edemediğim için, adrese “Araf” yazmayı uygun gördüm. Artık hangi taraftaysan izin alır, ulaşırsın.
Beni ve dershane yıllarımızı unutmaman dileğiyle; Deli dostun, Aydın.
Dipnot: Eğer mektubumda anlamadığın satırlar olursa, Desiderius Erasmus namıyla anılan adamı bul. Benden selam söyle, o anlar…
Zaten delilerin tükenmediğini bilmek, onu sevindirecektir!
Aydın AKDUMAN Yazılış Tarihi: 29 Ocak 2007Son Düzenleme: 30 Nisan 2007
 |