 “Buranın neden karanlık olduğunu merak etmiyor değilim. Hoş, birisine sormak istesem bile, herhangi bir cevap alamam. Galiba benden başka yaşayan kimse yok.” Aklımdan bunlar geçiyordu ilerideki göz alıcı ışığı gördüğüm zaman.
Elimden geldiğince hızlı bir şekilde koşarak, bu ışığın, ya da aslında karanlığın nereden kaynaklandığını öğrenmek istedim. Işığa doğru ilerlediğimde, tanıdık bir sesin bana seslendiğini duydum. Tam olarak anlamıyordum ama galiba benden yardım istiyordu. Yaklaştıkça ses daha da bir tanıdık geliyordu ve en sonunda sesin kime ait olduğunu öğrendim. — Senin burada ne işin var? Hem burası neresi? — Bilmiyorum, lütfen kurtar beni, lütfen…
Korkudan konuşamıyordu bile, sarıldı bana sıkıca. Buz gibiydi elleri ve hala titriyordu. Sakinleşmesini ve ağlamasının dinmesini bekledim bir süre. Kendisine geldiğini gördüğümde yavaşça yere bıraktım, başını dizlerimin üzerine aldım ve gözyaşlarını ellerimle sildim. Güldü, uzun zaman sonra ilk kez gülmüştü bana. Ben de gülümsedim istem dışı. Ne yapabilirdim ki? Gülüşünü görmeyeli çok ama çok uzun zaman olmuştu. Gözyaşları bitince, karanlık yavaş yavaş yerini her zaman gittiğimiz gizli bahçemize bıraktı. Dizimden kaldırmaya yeltendim, izin vermedi ve sıkıca tuttu ellerimi. Neden bu kadar korkmuştu? Birden kendime geldim ve ona neler olduğunu sordum. Soruyu sormamla, etrafın kararması ve tekrar ağlamaya başlaması bir oldu. Bir anda kendimi ellerim zincirlerle bağlı, onu ise yerde yatıyor buldum. Neler oluyordu bir türlü anlayamıyordum. Gözleri kapalıydı ama sürekli gözyaşı geliyordu, sanki kâbus görür gibi kıvranıyordu — Uyan, neler oluyor burada? Neden kimse yardım etmiyor?
Tek kelime bile gelmedi karanlıktan. Tam ümidimi kesmiştim ki, karanlığın içinde bir şekil dikkatimi çekti. Ayak seslerini duymamıştım, oldukça sessiz ve bir o kadar da hızlı geliyordu. Onu tam olarak gördüğümde, elimdeki zincirleri kıracak kadar yüksek bir sesle bağırdığımı hatırlıyorum.
— Senin burada ne işin var? Neden geldin? — Görevimi yapmak için. — Onu benden alamazsın, buna izin veremem. — Kiminle konuştuğuna dikkat et âdemoğlu! Bende inanamamıştım ama Azrail ile konuşuyordum işte ve o sevdiğim kızın canını almaya gelmişti. Ellerim zincirli olduğu için sevdiğime dokunamıyordum ve o hala ağlıyordu.
— Neden onun canını alıyorsun? O daha çok genç, daha hiçbir şey yaşayamadı. Lütfen yalvarıyorum sana bırak onu, alma canını! — Ağlama, bunun kararını ben vermiyorum. Bunu çok iyi biliyor olman lazım. — Canını almaya geldiğin kız için canımı vermeye yemin etmiştim! Benim canımı al, onu bırak. — Senin zamanın gelmedi, ama onunki geldi de geçiyor!
Engelleyemiyordum. Sevdiğim kızın rengi gitgide soluyordu. Üşüdüğünü ta buradan hissediyordum. Gözyaşları durmuştu sanki. Neden sonra fark ettim; gözyaşları gözlerinin içine doğru akmaya başladı. Duru bir sessizlikle gözbebeklerine kadar nüfuz ediyordu. Gidiyordu işte, gözümün önünde can veriyordu, neler oluyordu Allah’ım? Neden? Neden bu sahneyi seyretmek zorunda bırakıldım? Zincirlerden kurtulmaya çalıştıkça, daha da bir sıkıyordu kollarımı. Konuşmaya çalışıyordum, ama tek çıkarabildiğim ses hıçkırıktı. Onu da zaten anlayacak kimse yoktu.
— Lütfen dokunma ona, benim canımı al onun yerine! — Neden? Neden bu kız için kendini feda ediyorsun? Değer mi bir kul için cehennem ateşinde yanmaya?
Değer miydi acaba?
* * *
— Beni ne kadar seviyorsun?— Tahmin edemeyeceğin kadar… — Bana kaçamak cevaplar verme, yoksa eve giderim. — Tamam, tamam, çok seviyorum. — Ne kadar çok? — E ama soru mu bu şimdi? İnsana ne kadar sevgi beslediği sorulur mu? Kedi mi besliyorsun? — İşine gelince kelime cambazlığında ustayım diyorsun! Alt tarafı romantik bir söz söylemeni istedim. Tamam, onu da söyleme! — Ya kızma tamam. Seni kendimden daha çok seviyorum, oldu mu? — Başka? — Eeee, sana öyle bir aşk besliyorum ki, sırf canın yanmasın diye, sen ağladığında gözyaşların benim gözlerimden akar? — Hımmm, güzel, başka? — Senin için ölürüm desem?
* * *
O an anlamamıştı belki de benim yemin ettiğimi ama ben onun için canımı vermeye yemin etmiştim. Çünkü kördüm, çünkü âşıktım, çünkü onu kaybetmeyi göze alamayacak kadar çocuktum. Ölüm meleği yavaş yavaş alıyordu sevdiğim kızı elimden ve ben ağlamaktan başka bir şey yapamıyordum. Buydu işte ölüm! Ellerin bağlı gönderirsin derlerdi, güler geçerdim.
— Ben onun yerine can vermeye hazırım, yemin ettim. Sözümü tutmalıyım, lütfen bırak onu! — Yapamam, benim de bir görevim var. Senin zamanın gelmedi daha! — Hayır, benim canımı al! — Kendine gel, ben sadece Allah’tan emir alırım! Senin hiç mi dinden imandan haberin yok? — O ölmemeli! Bunu bana neden yapıyorsun? Neden, yok mu başkası? Bir anda, hayatım boyunca hissetmediğim bir acı hissettim. Ama umurumda değildi. Gözlerim sadece ona kilitlenmişti. Renginin solması durmuştu galiba. Ölmüş müydü? Hayır, kaybedemem onu, bu sefer olmaz! — Lütfen, yalvarıyorum sana! Bırak onun canını, benimkini al! Razıyım her türlü cezaya! — Onun ölmemesi için sadece bir yol var ve o yol senin için çok ama çok büyük bir yük olur! Ama madem bu kadar isteklisin, sonunu da sen düşünmelisin! Bu sözden sonra sevdiğim kız yavaş yavaş yere doğru indi. Başı yere değdiğinde, elimdeki zincirler koptu ve sert bir şekilde yere düştüm. Başımı kaldırdığımda, rengi düzelmişti ve nefes alıyordu. Ama gözleri hala kapalıydı. Ona ulaşmaya çalıştım. Görünmez bir duvara çarptım ve o zaman ölüm meleğinin hala orada olduğunu fark ettim. — Sevdiğinin canını almamam için tek şart, aklına gelen ilk insanın canını almak olacak. Cahillik edip de saklamaya çalışma! Aklından geçen her şeyi her an okuyabilirim.
Aklımda tek bir kişi vardı o an…
* * *
- Bizimki artık dostluğu da aştı gibime geliyor, sen ne dersin? — Tabi oğlum, kardeş olduk biz artık. Hiçbir şey bizim dostluğumuzu bozamaz. Bak buraya yazıyorum, ver bakayım şu bıçağı. — Ya dur kazıma, bir gören olacak! Başımıza bela mı açacaksın? — Bırak açılsın, bak kazıdım buraya! Bugün ayın kaçı? — on iki. — Tamamdır. Artık bu yazı silinmediği sürece bizi ancak ölüm ayırır! — Ölümüne kadar öyle mi? - Ölümüne kadar.
* * *
İnanmak istemiyordum! Allah’ım, nasıl bir gece yaşıyordum. Neden yaşatıyordun bana bunu? Sevdiğim kızı kurtarıyordum, ama karşılığında ise kardeşim kadar yakın gördüğüm can dostumu verecektim ölüm meleğinin kollarına!
— Seçimini aslında çoktan yaptın. Fakat ben yine de tekrar sormak zorundayım. Birinden vazgeçmen lazım, seç hadi! — Seçemem, ben senden bunu istemedim! Her ikisini de kaybedemem. Neden benim canımı almıyorsun? Benim canımı al bırak onlar yaşasınlar…
Ölüm meleği bana doğru geldiğinde, sevdiğimin gözyaşlarının yukarıya doğru akmaya başladığını fark ettim. Dostumun elinde ise, adımızı kazıdığı bıçak duruyordu ve ben yavaş yavaş yükseliyordum. Gözyaşları hiç acıtmadan yüreğime damlamaya başladı. İşte o an gördüm sevdiğimin gözlerinde o uğruna ölümü göze aldığım gülüşü yeniden. Gözleri açıktı ve gülümsüyordu! Ondan en son duyduğum sözü ise asla aklımdan çıkaramıyorum.
Aydın AKDUMANYazılış Tarihi: 6 Nisan 2006Son Düzenleme: 02 Mayıs 2007
 |